Dünyanın sonunun gelmesi, bilimkurgu ve felaket filmlerinin vazgeçilmez konularından biri. Son olarak “2012” filmiyle Mayaların kehaneti beyazperdeye taşınmıştı. Hala 2012 yılında dünyanın sonunun geleceğine inananlar var mıdır bilemiyorum, ama televizyon programlarında bu konu uzun uzun tartışılmaya devam ediyor.

Turgay Özçelik

2012’de kıyamet kopacak mı, çok yakında bunu öğreneceğiz. Oysa dünyanın sonunun olabileceğine dair bir fikre kapılmak için ne kıyamet senaryolarına, ne de kehanetlere ihtiyaç var. Dünya şu anki kapitalizm canavarı tarafından sömürülmeye devam ettikçe, çok kısa bir süre içinde varolan kaynakların sonu gelmiş olacak. Konuyla ilgili Greenpeace Akdeniz Genel Direktörü Uygar Özesmi ile Taksimface dergisi için yaptığım röportajda kendisi “2015’e kadar gerekli önlemleri alırsak o zaman kurtuluş şansımız var” demişti. Özesmi’nin anlattığına göre 2100 yılına kadar bu sistem devam ettiği sürece dünyanın sıcaklığı 6 derece artacak ve Mad Max gerçek olacak.

2009 yapımı “Pandorum” filmi bu gerçeklerden yola çıkarak, dünyanın yok olduğu bir gelecek zaman kurguluyor. Yıl 2174, dünyadaki aşırı nüfus artışı nedeniyle su ve yiyecek kaynakları yetersiz. Bu kaynaklar için çıkan savaşta dünya yok oluyor. Muhtemelen nükleer silahların kullanımı sonucu. Dünya yok olmadan evvel, daha önce keşfedilen Tanis gezegenine gitmek üzere Elysium isimli bir araç uzaya gönderiliyor. Bu araç bir nevi Nuh’un Gemisi işlevi görüyor. Dünyadaki bitki ve hayvan örnekleri, gidilecek gezegende yaşamın devam etmesi için Elysium’a yükleniyor. İnsanlığın soyunu devam ettirecek yeterli sayıda insan da uyku kapsüllerinde uyutularak bu araca bindiriliyorlar.

Nuh’un Gemisi’nden yaratık çıkıyor

Uzun süren uykularından uyanan Payton (Dennis Quaid) ve Bower (Ben Foster), uykunun yan etkisi sonucu hafızalarını yitirmiş durumdalar. Onlar yavaş yavaş neler olup bittiğini hatırladıkça, ya da gemide karşılaştıkları diğer insanlardan öğrendikçe biz de filmin hikayesini öğrenmiş oluyoruz. Ancak karşılaştıkları sadece insanlar olmuyor, gemide onlar dışında bir de yamyam canavarlar var. İnsanlara gidecekleri gezegendeki yaşama ayak uydurmaları, daha kolay evrim geçirebilmeleri için genetik bir müdahale yapılıyor. Ancak bu müdahale sonucu, uzun süredir gemide bulunan insanlar Elysium içinde evrim geçiriyorlar ve mutasyona uğrayıp canavara dönüşüyorlar. Bu yaratıklar, uyku kapsüllerindeki insanlarla beslenerek yaşamlarını devam ettiriyor.

Üstelik Payton ve Bower’ın mücadele etmesi gereken tek sorun bu yaratıklar değil. Uzun süredir uzayda olmaktan kaynaklanan ve yörünge değişikliğinin neden olduğu psikolojik bir hastalık olan Pandorum sorunu ile de karşı karşıya kalıyorlar. Titreme ve kaşınma belirtileriyle başlayan bu hastalığa yakalananlar halüsinasyon görmeye ve sonrasında etrafındaki insanları öldürmeye başlıyorlar.

Filmin senaryosunun pek orijinal olduğu söylenemez. Özellikle uzay gemisinde yaratık fikri “Alien” serisini hatırlatıyor. Üstelik bu yaratıklar şekil itibariyle “Cehenneme Bir Adım”(The Descent) serisindeki yaratıkların hemen hemen aynısı. Ama filmin oluşturduğu atmosfer oldukça sağlam. Bunda kullanılan özel efektlerdeki ve oyunculuklardaki başarı çok etkili. Filmin ortalarında hikaye daha çok aksiyona kayıyor. Ama sonlara doğru tekrar toparlanarak bilimkurgu-gerilim çizgisine geri dönüyor. Ancak filmdeki asıl gerilim unsurunun filme adını veren Pandorum hastalığı değil de, filmdeki yaratıklar olması biraz hayal kırıklığı yaratmıyor değil.

Filmdeki bazı ufak ayrıntılar da oldukça ilgi çekici. Filmin en başında, dünya yok olmadan önce dünyadakilerin gemiye gönderdikleri mesajı Türkçe olarak dinliyoruz. “Allah’a emanet getirmiş olun, yolunuz açık olsun”. Film gelecekte geçen bir bilimkurgu olunca, kullanılan teknoloji de ayrıca dikkat edilesi oluyor tabii ki. Doğrusu “Pandorum” işin bu boyutunun layıkıyla üstesinden gelmiş. Özellikle Bower’ın traş olurken kullandığı alet, kullandığı silah ve silahın çalışmasını sağlayan enerji mekanizması filmdeki ilginç ayrıntılardan birkaçı.

Pandorum
Yönetmen: Christian Alvart
Senaryo: Travis Milloy
Yapım: ABD, Almanya, 2009, 108 dk.
Oyuncular: Dennis Quaid, Ben Foster, Cam Gigandet, Antje Traue

2 YORUMLAR

  1. 21. yüzyılda (son 10 yılda) bilim-kurgu gibi bilim-kurgu amaçlı yapılmış 3-5 filmden biridir, pandorum. Finale doğru toparlanmasa sıradan bir alien çakması zayıf bir aksiyon-bilim-kurguya dönüşebilirmiş. Ama Christian Alvart’ın ne yaptığını bilen yönetimiyle facianın eşiğinden dönülüp mutlaka seyredilmesi gereken bir filme dönüşmüş

    Filmin başarısında malesef ne senaristler ne de oyuncular pay sahibi… Özellikle peyton ve bower’ın uyandıktan sonra, 10 yaşında bir öğrencinin bile yazamayacağı kadar sığ, hiç bir amaç taşımayan, bizim dizilerimizdeki gibi maksat zaman geçsin sonra da konuya geçiş yapabilelim tarzında yazılmış ( kötü yazılmasının etkisiyle) kötü oynanmış sahnede, filme olan inancımı kaybediyordum.

    dennis quaid, 80’ler ve 90’larda bay şirin surat edası takınıp filmlerini götürüyordu; yaşlanınca bay sert yüz ya da kasıntı surat olarak işini yapıyor. (gençliğini de sevmezdim zaten). Ama genç oyuncu, bir bilim-kurgu filminde kendisine gelen başrol fırsatını her ne kadar bazı anlarda işe yarasa da, rol kesmekten daha iyi bir şekilde kullanabilirdi. İlk fırsatta ölmesi gereken veya her zaman kendini feda edebilecek zenci kıvamında yazılmış, amerkan yerlisi ve kendi ayakları üzerinde durabilen, yaratıklara karşı savaşabilen ancak metin anlamında mantıklı tek bir repliği olmayan, finalde de Havva rolü biçilen dişi figürü de iyi yazılmamış diğer oyuncular…

    Oyunculuk ve senaryo anlamında vasatı bile tutturamayan bir film nasıl oluyor da son 10 yılın çekilmiş en iyi bilim kurgularından biri oluyor? Cevap şaşırtıcı hatta biraz şok edici: kutsalorman’dan hiç beklemeyeceğimiz bir figür, dahi yönetmen ortaya çıkıp filmi çekip çeviriyor ve filme sınıf atlatıyor.

    Yapımcısından en azından asgari ölçüde gerekli desteği almış, ne yapacağını bilen bir yönetmene uzun zamandır rastlayamıyorduk. Kurgu, pek sürpriz barındırmıyor; finali de fazla popülist ama Christian Alvart, yok olmuş bir gezegenden sonra yapılan yolculuğu, yolculuğun belirsizliğini, korkutucu atmosferini ve karamsarlık duygusunu çok iyi aktarıyor. Karanlık iç mekan kullanımı oldukça başarılı. Görsel efektlerde de (zaten bütçeden dolayı aşırıya kaçamazlardı ama) filmin amacına hizmet eden dozunda bir kullanım var. biraz geyik bir ifade olacak ya, klostrofobi duygusunu izleyiciye geçiriyor. Şöyle bir benzetme yapmak mümkün: Christian Alvart, döküntü bir gemiden Samsun’a çıkabilecek bir yat yapmayı başarıyor.

    Sinemanın korku tarihine altın harflerle yazılmasını beklediğim case 39 gibi olağanüstü bir filmi de aradan çıkaran Christian Alvart’ın yeni projesi “8 uhr 28’i” merakla bekliyorum. casse 39, hem iyi korkutan hem güçlü bir alt metne sahip çok iyi bir korku filmi. DVD versiyonunda alternatif iki sahne var ki, yönetmen kurgusunun çıkmasını da dört gözle bekliyorum.

    Pandorum, sürpriz içermeyen bir kurguya sahip ancak, Spielberg ve cameron tarzı gözü dönmüş bir şekilde seyirciye oynayan yavşak bir yönetim sonucu ortaya çıkmış bir film değil.

    Mutlaka izleyin…

CEVAPLA