Numan’ın İstanbul Film Festivali Günlüğü – 3 : Üç Film Birden

Film festivali yazısı olarak bu kez üç filmi biraraya getirmeye karar verince, nostaljik anılarım depreşmez mi?
Elbette depreşeceği ve şu yazıya girizgah olacağı artık allahın emridir..

Numan Serteli

Nispeten- yeni nesil, sinemaların önünde ‘İki Film Birden’ yazısını gördüğünde, içerde sadece seks filmi oynatıldığından gayet emindirler.. En eski olarak o dönemlere gidebildikleri için -bir bakıma- haklı görülebilirler; lakin, hem bu film bolluğu ilanları, hem de ‘Devamlı Matine’ uyarılarının tarihi aslında pek bi eskidir..

Normalde, yani kış sezonunda yeni vizyona girmiş filmler birer birer gösterime çıkarken; havaların ısınmasıyla açılan yazlık sinemalar yüzünden yüzüne bakılmaz olmuş kışlıklarda ise işte bu iki filmlik, hatta üç filmlik yöntemlere başvurulurdu..

Biri nispeten yeni, diğerleri bayağı bi eski olan bu filmleri gösteren sinemaların, son tahlilde yapabilecekleri ikinci ticari atak da ‘Devamlı Matine’ uygulaması olurdu..

Adeta loop’a alınmış bu iki-üç film, kısa aralıklarla gösterime sokulur, bu arada sinemanın boşaltılmasına da gidilmediğinden, sabah giren bir sinemasever -ya da işsizlikten karısı ya da anası tarafından evden kovulmuş bir erkek cinsi- tüm günlük mesaisini sinemanın içinde, kah perdeye bakarak, kah uyuyarak geçirebilirdi..

O zamanlar film eleştirmenliği müessesesi bugünkü gibi gelişmeyip, henüz emeklediğinden, bütün gün aynı filmleri döne döne izlerken, sinema tekniği, film yapım ve kurgu tekniklerini de yalayıp yutmuş hale gelen bu adamlardan -bildiğim kadarıyla- tek bir eleştirmen dahi çıkmamasını ben hep, sinemamız adına önemli bir kayıp olarak nitelendirmişimdir..

Öte yandan, ‘birden’ kelimesine -kendi kafası dahilinde- mantıksal vurgu yapan, olaya yabancı bazı bünyelerin, adı geçen iki filmin aynı anda ve üstüste perdeye yansıtılmasını beklemeleri ise bizim bir başka eğlence unsurumuz olurdu.. Hey gidi! Hey!

Greenberg : Roger Greenberg’in Takıntılı Dünyası

İnsani zaafları, çelişkileri -yani hayatın gerçeklerini- çok tabii bir zeminde sergileyen 2007 tarihli ‘alışılmadık’ filmi Margot at the Wedding ile kafamı karıştırarak kendisine hayran bırakan yönetmen Noah Baumbach, Greenberg’de -aile kurumuna fazla yüklenmeden- kırklı yaşlara varmış ama hayatta da pek başarılı olamamış, hatta tımarhaneye düşmüş ‘yalnız’ bir adamın hikayesine odaklanıyor..

New York’ta yaşayan bu sorunlu kardeş Roger Greenberg (Ben Stiller)’in aksine, iş hayatında başarıyı yakalamış, hatta şu günlerde, yurtdışına açılmak için ailesiyle Vietnam’a gitmiş olan ağbi Phillip, hastaneden yeni çıkmış kardeşini, geçici olarak -köpekleri hariç- boşalttıkları Los Angeles’taki lüks evlerinde kalmaya davet eder..

Roger, burada hem kafasını dinleyecek hem de -mümkünse- köpeklerine göz kulak olacaktır.. Bu arada ailenin asistanı (Hizmetçinin kibarcası.) olan Florence kızımız da -dışardan takılarak- Roger efendinin emrinde olacak, onun da varsa eğer, isteklerini karşılayacaktır..

Bir zamanlar grubu olan, ama başarıyı yakalayamamış eski bir müzisyen olarak Roger, ‘profesyonel’ mesleği olarak gördüğü marangozluğunu, ilk kez, geldiği bu evin yere sürtünen kapısının tamiriyle gösterir..

Her şeyden, herkesten sürekli şikayet eden, üstelik bu şikayetlerinin resmen peşine de düşen, takıntılı ve asosyal bu tipin, bundan sonra o evdeyken yapacakları ise: Özel ve tüzel kişilere şikayet mektupları yazmaya yine devam etmek, ağbisinin köpeğini gezdirmek, eski müzik grubundan arkadaşı olan İvan (Rhys Ifans) ile oraya buraya takılmak ve de kendisine giderek aşık olan Florence’la tuhaf bir ilişkiye sürüklenmektir..

Afişte Ben Stiller adını görünce: “Yaşasın.. Gülmekten geberecez..” deyu düşünenleri sakin olmaya davet etmek görevimdir.. Zira bu film, Stiller’den oyunculuk dışında yararlanmayan, lakin, içinde absürde yakın bir mizah da barındıran; yönetmen Baumbach ve bizzat burada da oynayan aktris karısı Jennifer Jason Leigh tarafından senaryosu kaleme alınmış bir dram.. Tabii bu durum, Ben Stiller’ın iyi oyunculuğuna engel olmadığı gibi, Greta Gerwig ve Rhys Ifans’ın ona eşlik etmesine de mani değil..

“Zamanında istediklerini tam anlamıyla gerçekleştiremeyen insanların, yıllar sonra, bu yolda içlerinde kıpraşan heveslere uyma çalışmaları sırasında, zamanla illaki değişen şartların elverişsizliği yüzünden bu hevalarında başarısızlığa uğramaları adeta kaçınılmaz gibidir..” de diyen filmimiz Greenberg, Noah Baumbach’ın en iyi filmi değilse de tarzına da hiç yabancı değil.. Meraklısına tavsiye edilir..

Greenberg

Yönetmen: Noah Baumbach

Senaryo: Noah Baumbach, Jennifer Jason Leigh (hikaye)

Oyuncular: Ben Stiller, Greta Gerwig, Rhys Ifans

Yapım: 2010, 107′

Aferin, 8!

Festival Gösterim: Kadıköy: 12 Pt. 21.30

Gainsbourg (Vie héroïque): Çirkinim Ama Karizmam Büyük

Dünyada daha çok skandallar kralı bir Fransız müzisyen olarak tanınan Serge Gainsbourg, Bolveşik İhtilali sırasında Fransa’ya kaçmış Rus Yahudisi bir ailenin, 1928 yılında Paris’te doğmuş evladıdır. Çocukluğu II. Dünya Savaşı’na rast geldiğinden, Alman işgali altındaki Fransa’da geçen o günleri -hele bir de yahudi çocuğu olarak- pek sıkıntılı yaşansa da, o yaşta bile kendisini gösteren müthiş egosuyla hiçbir şeyin altında kalmaya niyetli değildir..

Gerçi büyüdüğünde, hayatın tüm nimetlerinden en azami şekilde yararlanırken bile, sırf fazlasıyla çalışan beyninin ve parlak zekasının etkisiyle arşa yükselen isyanı ona asla bi rahat yüzü göstermeyecektir; o da ayrı..

Sanki anasının karnından ağzında sigarayla doğmuşcasına, çocukluğundan ölümüne kadar alt dudağından sigarayı eksik etmeyen Gainsbourg’un kartvizitini görmedim ama isminin hemen altında şunların yazdığına eminim: Ressam, piyanist, şair, besteci, şarkıcı, yönetmen, aktör, yapımcı ve.. Tabudeviren masum provokatör!

Evde, okulda ve her yerde otoriteye karşı gelmekte hiçbir çekincesi olmayan Gainsbourg, önceleri ressamlıkta karar kılmışsa da daha sonraları, müzisyen babasının çocukken ‘zorla’ verdiği piyano eğitiminin sağladığı alt yapının da yardımıyla müziğe ağırlık verir. Hiçbir şeyi ya da kimseyi takmaması ve hayatını kendi istediği gibi yaşaması, yaptığı müzik türlerinde de kendini kısıtlamamasıyla karşılık bulmuş, her türden şarkılar yaparak söylemiş, söyletmiştir..

Kahramanı Serge Gainsbourg karşısında kendini fanatik bir hayran olarak gören ve bunu filmde de ifşa eden senarist ve yönetmen Joann Sfar’ın -filminin tamamında- her yönüyle ‘artist’ olmanın bir stereotipi gibi parlayan bu adamın hayatına tarafsızca yaklaşmadığını biliyoruz.. Yine de sanatçının yaşamındaki her türlü aşamalara ve skandallara yer veren yönetmen, bu tarafgirliğini kabaca yapmaktan sakınarak, hikayeyi, Gainsbourg’un, kendi yüzünün abartılarak karikatürleştirilmiş çizgileriyle oluşturulan alter egosuyla (Ya da cini!) süregelen mücadelesi şeklinde düzenleyerek, filmini tekdüze bir biyografi olmaktan da kurtarmış..

Kalıtsal çirkinliğini kendine hep dert etmiş Gainsbourg (Eric Elmosnino)’un -büyük ihtimal- bu kompleksiyle, mümkün bir yaşantının en lüksünü tüketmek, kızların en ünlüsü ve en güzelini elde etmek dürtüsüyle, zamanın bir numaraları Brigitte Bardot (Laetitia Casta)’yu ve Jane Birkin (Lucy Gordon)’i falan elde ediyor..

Son tahlilde ise her çirkin, her kötü, her güzel ve her iyi şey gibi o da bitiyor..

Ne yazık ki -hem de bir nevi müzikal olan- bu filmi, çok kötü ses kaydı olan bir kopyadan izledik.. En neşeli şarkıyı bile iç burkan bir uzunhavaya çevirebilen, tir tir titreyen bu ses, filme olan konsantrasyonu berhava etmeye birebirdi.. Filmde yer alan bütün müzik parçalarının hemen hemen tamamının çalınması, filmi zaten gereksiz yere uzatırken; bir de bu ses probleminin olaya katılması can sıkıcılığı arttırdı..

Dünyanın en renkli ‘tabudeviren’ sanatçılarından birini, en inanılmaz yaşantısıyla, hayalleriyle ve gerçekleriyle tanıtan, gayet iyi çekilmiş bu filmi -her şeye rağmen- gördüğüme memnunum..

Gainsbourg (Vie héroïque)

Yönetmen: Joann Sfar

Senaryo: Joann Sfar

Oyuncular: Eric Elmosnino, Lucy Gordon, Laetitia Casta

Yapım: Fransa-ABD, 2010 / 130′

Aferin, 7!

Atlas: 11 Pz. 16.00

Yeni Rüya: 12 Pt. 16.00

City’S: 13 Sa. 21.30

Kadıköy: 14 Ça. 21.30

V.O.S. (Orijinal Alt Yazılı) : İki Erkek İki Dişi, Hem Gerçek Hem de Bi Şi

Birbirleriyle ciddi bir beraberlik yaşayan, ancak çocuk da düşünmeyen bir çift ve birbirleriyle sevgili olmayıp ‘sadece arkadaş’ olan, ancak -kendi istekleri sonucu- ortak çocuklarının doğmasını bekleyen bir başka çift..

Evet, kulağa biraz karışık gibi gelen ilişki sahibi bu dörtlünün, işleri karıştırıp tuhaflaştıran çiftinin -tabii ki- çocuk bekleyen ‘sadece arkadaşlar’ olduğu açık..

Öte yandan.. Birliktelik yaşayan ‘normal’ çiftin aralarının açılmasıyla, diğer ‘çocuk bekleyen’ ikiliden buraya gönderilen bazı ‘pozitif elektrik’ sinyalleri sonucunda işlerin daha da karışması mümkün tabii..

Aslında ‘karışık’ deyu nitelendirerek, olayları haddinden fazla abarttığımın farkındayım.. Hikayenin bizzat kendisinde o kadar da içinden çıkılmayacak bir durum yok ortada belki ama, nadir görülen ‘karmaşık’ bir film tekniğine haiz bu yapımın, kendi kendisini karıştırdığı da rahatlıkla iddia edilebilir..

Elimden geldiğince açayım: Clara (Ágata Roca), Vicky (Vicenta Ndongo), Ander (Andrés Herrera), Manu (Paul Berrondo) dörtlüsünden oluşan bir kadroya sahip V.O.S., yönetmen ve senarist Cesc Gay‘in önderliğinde, gerçek, kurgu ve de her ikisinin karışımından oluşan bir ‘plato’ ortamında, biraz da tiyatrovari olarak gerçekleşiyor..

Benzerini çok gördüğümüz ‘film içinde film’ trüğünün ötesine geçen V.O.S., zaman zaman kadrajdan çıkan bir kamerayla aynı filmin platosunu da göstererek, ‘yabancılaştırma efekti’nin zirvesinde dolaşırken; bazı bölümlerde ise, kendi platosunu bile reddeden şaşırtıcı sahneler ortaya koyarak, gerçeküstü bir anlayışa dahi kaydığı görülüyor..

Anlaşılacağı üzre, hiç de alışıldık olmayan, gerçek ile ‘film icabı’ arasında gidip gelirken, seyircisinin hem algısını, hem de sabrını zorlayan bu filme en başından -hele gevezelik ötesi İspanyolca ve Katalanca diyaloglara katlanarak- dahil olabilmek oldukça zor.. Lakin, ilerleyen süreçte filmin aritmetiğini yakalayarak uyum sağlamak, bu ‘deneysel’ çalışmadan zevk almayı kolaylaştırabilir..

Kahramanlarının film anlatma oyunlarında da yaptıkları gibi eski meşhur filmlere sürekli göndermelerde bulunan V.O.S.’taki, en azından, zor olduğu kadar da cesaret isteyen böylesi bir tür denemesine saygı duyduğumu söyleyebilirim.. Öte yandan, bu kapsamdaki bir hikayeyi anlatırken, bunca kafa karıştırıcı numaralara ne gerek vardı? sorusunu soracaklara da hak vermek zorundayım..

V.O.S.

Yönetmen: Cesc Gay

Senaryo: Cesc Gay

Oyuncular: Ágata Roca, Vicenta Ndongo, Andrés Herrera, Paul Berrondo

Yapım: İspanya, 2009 / 86′

Daha Çok Çalış, 6!

Atlas: 12 Pt. 11.00

Sinepop: 13 Sa. 19.00

Kadıköy: 15 Pe. 19.00

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin