Ölümünün 13. yılında: 10 Maddede Kubrick

Stanley Kubrick
(26 Temmuz 1928 – 7 Mart 1999)

Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Stanley Kubrick‘i 12 yıl önce, 7 Mart 1999’da kaybettik. Entellektüel derinliği geniş kitlelerin beğenisiyle buluşturan, her filmi ile tartışmalar yaratan, stüdyo sistemi içinde bağımsızlığını sonuna kadar koruyan böylesi bir yönetmeni anmak adına 10 maddelik bir portreyi beğenize sunuyoruz.

Tuncer Çetinkaya

1. Stanley Kubrick, 16 yaşında mezun olduğu William Howard Taft Lisesi’nin ardından, dönemin ünlü dergilerden Look’a kadrolu fotoğrafçı olarak dahil olur. Dergide çalıştığı yıllar, ABD’yi baştan sona bir kaç kez dolaşma olanağı sağlayacaktır. Hatta bir rivayete göre, hiçbir zaman üniversite eğitimi almamasına karşın, saygın okullarda -aralarında Van Doren ve Hadas da olmak üzere- tanınmış profesörlerden ders alma fırsatı bulur. Bu dönem, Kubrick’in Modern Sanatlar Müzesi’ndeki sinema gösterimlerini sıklıkla takip etmesi açısından da önemlidir.

2. Fear and Desire, 1953 yılında Kubrick’in ilk uzun filmi olarak seyirciyle buluştu. Kubrick, yakınlarından ödünç aldığı 40 bin doların tamamını bu filme yatırmıştı. Senaryosunu Howard Seckler’in kaleme aldığı Fear and Desire, sinema tarihine yönetmenin reddettiği film olarak geçti. Teması itibarıyla Paths of Glory’nin öncülü olarak nitelendirilebilecek filmin bizzat Kubrick tarafından tüm kopyalarının toplandığını öğrenmek, okuyucu adına hayli ilginçtir. Filme dair bir başka küçük ayrıntı da, oyuncu kadrosunda, gelecek dönemin önemli filmlerinin kadrosunda yer alacak Paul Mazursky’nin bulunmasıdır. (Mazursky; Blackboard Jungle, A Star is Born, Carlito’s Way gibi yapımlarda rol almıştır. Bu durumda -bir çok kaynakta da belirtildiği üzere- Kubrick filmlerinde rol alan ilk önemli oyuncunun Sterling Hayden olduğu iddiasının yeniden gözden geçirilmesi gerekir.)

3. ‘Alman kurşunlarından kurtulsalar da Fransız kurşunlarıyla karşılaşacak olan’ Fransız askerlerinin 1. Dünya Savaşı sırasındaki trajik öykülerini anlatan Paths of Glory, Kubrick için filmografisindeki kırılma noktalarından biri olmuştur. Cobb’un aynı adlı romanından uyarlanan senaryoyu bir kaç yıl elinde gezdiren yönetmen, Kirk Douglas’ın onayından önce hiçbir stüdyoyu ikna edememiştir. Sonuç, savaş sinemasının gerçek bir doruğudur. (Rivayet olunur ki Kubrick filmdeki savaş sahneleri için anlaşılan 600 Alman polisinin performanslarını inandırıcı bulmamış ve çözümü savaş alanını bölgelere ayırmakta bulmuştur. Gelişigüzel yerleştirdiği patlayıcıların yerini herkesten sır gibi saklayan çılgın yönetmen adına sonuç tek kelimeyle bir zaferdir. İzleyici perdede gerçek bir savaş izlemektedir!)

4. 1959 yapımı Spartacus’e kadar gerçekleşemeyen projelerin içinde boğulan Kubrick, iki hafta boyunca çalıştığı ünlü yönetmen Anthony Mann’ı kovan Kirk Douglas’ın isteğiyle filmin başına geçer. Spartacus, yönetmenin ilk ticari zaferi olmuştur. Buna karşın Kubrick, filmin tek otoritesi olmadığından olsa gerek Spartacus’e de masefeli durmuştur. (Bu filmden sonra gündeme gelen efsanevi Brando’nun On Eyed Jacks’ini, yine filme hakim olamama korkusuyla kabul etmemiş; ama oyuncunun ricasıyla senaryoya katkıda bulunmuştu. Filmin sonu hüsranla bitse de, bu Brando’nun ilk reddedilişidir!)

5. İngiltere döneminin başlangıcı anlamına gelen Lolita, ilk bakışta -sansür kurulunun etkileri anlamında- oldukça riskli bir proje olarak göze çarpmıştır. Nitekim film, çıplaklığa hemen hiç yer vermemesine karşın -biraz da kilisenin ‘gideni şeytanla işbirliği yapmakla suçlayan’ tavrının etkisiyle- kimi ülkelerde yasaklanır, ABD’ye atılan ironik bakış ilk anda tam olarak algılanamaz. Olayların sonucunda Lolita’nın ardından sansasyonel bir film çekmeyeceğini belirtmesine karşın, sonraki dönemde gerçekleştirdiği her film, ilk anda yoğun tepkilerle karşılanır. (Paths of Glory Fransa’da 20 yıl yasaklı kalmış, ülkede suç işleme oranını arttırdığı gerekçe gösterilen Otomatik Portakal‘ın İngiltere’de yeniden gösterimi için aradan tam 28 yıl geçmesi gerekmiştir!)

6. Yalnızca temasıyla değil, döneminin çok ilerisinde özel efektleriyle bir başka ulaşılmaz noktayı temsil eden Arthur C. Clarke uyarlaması 2001, 1968 yılında gösterime girer. (İşin en ilginç yanı, filmin yapımcılara yapılan ön gösteriminde salonun yarıdan fazlasının kendisini dışarı atarak ‘rezalet’ tanımını yapmasıdır!) Aslında 68’lerde böyle bir filmi ‘gereksiz’ olarak nitelendirmek şaşırtıcı değildir. Bilim kurgunun paranoyayı tetiklemekten ve karikatürize anlatım yolları sunmaktan başka bir işlevi olmadığı bir dönemde, insanlaşan bilgisayara “Korkuyorum… Aklımı yitiriyorum ve bunu hissedebiliyorum… Evet, bundan eminin, hissedebiliyorum ve çok korkuyorum,” sözlerini söyletmek pek akıl kârı bir iş olmasa gerek!

7. Her yeni filminde yeni ve daha önce ele alınmamış şeyleri denemeyi şiar edinen, bir türün ya da sinemasal bir anlatım modelinin yönetmeni olarak anılmaktan ısrarla kaçınan Kubrick’in 80’ler serüveni, yine ‘tuhaf’ bir projeyle başlar: Stephen King’ten The Shining. King’in, filmden sonra “korku türünü bilmiyor” tepkisine karşın, tüyler ürperten atmosferi ve görsel zenginliğiyle bir başka doruğun adı olan film, bir babanın çıldırışını konu almaktadır. Ünlü oyuncu Nicholson’ın en yoğun performaslarından birini sunmasıyla da akılda kalan The Shining, (“Hayatım… Sana zarar vermeyeceğim, sadece beynini dağıtacağım!”) yönetmene dair ilginç anekdotlar içermektedir: Eserlerinde, yönetmenin filmin herşeyi olduğunu savunan Kubrick’in; senaryodan görüntü yönetimine, kurgudan ışık ve set tasarımına, makyaj ve kostümden afiş çalışmalarına kadar hemen herşeyde imzası ya da hakimiyeti söz konusudur. Bu doğrultuda, The Shining için basılan binlerce afiş ve lobi kartının tasarımlarını tek tek incelemiş, baskı kusuru olanları elleriyle ayıklamıştır. Benzer biçimde, oyunculardan istediği performansı alabilmek için onları zaman zaman çıldırtma noktasına getirmesinin son örneği Shelley Duvall olmuş ve The Shining’te 7 dakikalık bir çekim için, oyuncuya tam 148 tekrar yaptırmıştır!

8. Gustav Hasford’un kısa öyküsünden uyarlanan Full Metal Jacket, Oliver Stone’un Platoon’uyla yakın dönemlerde viyona girmesine ve ödülsüz bırakılmasına karşın, sinemada Vietnam denildiğinde akla gelen ilk filmlerden biri olmayı başarmıştır. Yönetmen, bu filminde de bir ilke imza atmış ve askerlerin eğitimini içeren sahnelerde gerçekliği yakalamak adına gerçek bir Vietnam gazisi ve eğitim çavuşuna yer vermiştir! Bu, Kubrick’in gerçekliğe ulaşma çabasını ortaya koyan ilk örnek değildir. Sanatçı, Barry Lyndon’da; Bach, Mozart, Schubert, Mandel ve Vivaldi ezgilerine yer vermenin yanı sıra, dönemi tam olarak yansıtabilmek adına -başta Gainsborough olmak üzere- dönem tablolarını yakından incelemiş, mum ışığını doğal haliyle yakalamak için objektif bile keşfetmiştir!

9. 1995 yılında, üzerine uzunca süredir çalıştığı; ancak mevcut teknolojinin yetersiz olduğunu düşünerek ‘başka bir bahara’ ertelediği Yapay Zeka’nın ardından Eyes Wide Shut’ın çekimine başlar. Filmin son baskısını 1999 yılında Warner Bros.’a ileten ve yine bir rivayete göre ‘çektiği en iyi film olduğunu’ söyleyen yönetmen, ilk gösterimi izleme olanağı bulamayacak ve 7 Mart’ta hayata gözlerini yumacaktır. 1951’de başladığı sinemaya 3’ü kısa/belgesel, 13’ü uzun metrajlı toplam 16 eser armağan etmiş, ardında ise bu filmlerin hemen her birine dair yoğun tartışmalar ve sorular bırakmıştır. Gerçek bir satranç ustası olan ve filmlerinde olay örgüsünü oluştururken satranç hamlelerinden yararlandığı bilinen yönetmen, yapıtlarının ulaştığı başarı göz önünde bulundurulursa (tıpkı Orson Welles ve Hitchcock gibi) ödül yönünden oldukça fakir bırakılmıştır. Tek Oscar’ını 2001’deki görsel efektleriyle alan Kubrick; Barry Lyndon ile Britanya Akademi ödülü kazanmış, 1997 yılında ise Amerikan Film Yönetmenleri Birliği tarafından Griffith Ödülü’ne layık görülmüştür. Yönetmenin son ödülü Venedik’te verilen Yaşam Boyu Başarı Altın Aslanı’dır.

10. Filmlerinin pek çoğunda bir konu ya da tür bağı olmamakla birlikte (uzunca bir süre üzerinde çalıştığı Amerikan İç Savaşı ve Napoleon filmlerini de unutmadan) savaşa ilgi duyduğunu söyleyebiliriz. Kahramanları ise sonuçta sistem ya da bireysel hatalar sonucu duvara çarpsalar ve başarısızlığa uğrasalar da çemberin dışına çıkma eğilimi göstermektedirler. Eserlerindeki ana karakterlerin neden ‘kötü’ ya da ‘şeytani’ olduğu konusunda yöneltilen bir soruya şöyle yanıt vermiştir:

“Şeytani karakterlere özel bir yakınlığım yok; ancak onların hikayeler için son derece yararlı olduklarının altını çizmem gerekir. Naziler hakkında yazılmış bir kitabı Birleşmiş Milletler hakkında yazılan bir kitaptan çok daha fazla insan okur. Gazeteler hep kötü olayları manşet yaparlar. Dolayısıyla bir filmdeki kötü karakter, pekala iyi karakterden daha ilginç olabilir.”

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin