Bir Ters Ninja Pazar Öyküsü: PARANOYAK

wc

Mutfaktaki adam hazırladığı sandöviçi, bir bardak meyve suyunu ve salatayı büyükçe bir tepsiye yerleştirdi. Yanlarına bir çatal ve keskin bir de bıçak koydu. Mutfaktan çıktı, salonun yarı açık kapısının önünden geçti. Böyle bir yemek tepsisi hazırladığında salona geçip en rahat koltuğa gömülür, bir yandan atıştırırken, bir yandan da yıllardır tekrar tekrar yayınlanan, ama yine de hâlâ keyifle izlenen dizileri ve filmleri seyrederdi. Ama siyah saçlarına yer yer göze çarpan griler yerleşmiş, boylu poslu denebilecek kadar uzun boylu adam salona girmemişti. Bu grilikler için yaşı daha gençti. Ya ırsiyetle açıklanabilirdi bu durum ya da elindeki metal tepsiden çok daha ağır yüklerin, acıların altına zamanından önce girmiş olmasıyla.

Salonu es geçtiğine göre çalışma odasına gidiyor olmalıydı. Çalışırken bir şeyler yiyecekti. Üstünde çalıştığı bir şeyi nihayete erdirmeden rahat nefes alamayan o tiplerden olduğundan, kısa bir yemek molası bile verip işinden ayrı kalmak istememişti herhalde. Sabır herkese eşit olarak bahşedilmiş bir şey değildi ne yazık ki. Kimisi bir şeyler yaparken geçen sürecin her dakikasından zevk alıp sonuca yavaş yavaş, emin adımlarla ulaşır. Sabır yoksunu kimseler içinse aslolan bitirmektir. Bitime kadar geçen süreç zaman kaybıdır, acı doludur, sıkıcıdır. Böyle kimseler kibrit çöplerinden gemi maketleri yapamaz, yalnızca hayal bile edemeyecekleri uğraşlarla yapılanın karşısında büyülenmeyi bilirler. Heves ederler, ama sebat edemezler.

Evin salonuyla rekabete girebilecek büyüklükteki çalışma odasının kapısı ardına kadar açıktı. Akşam güneşinin ölmeye yüz tutmuş ışıklarının aydınlattığı odanın, sahibine uyumlu olarak yorgun, bezgin bir görüntüsü vardı. Köpeklerle sahipleri arasında bazen şaşırtıcı derecede fiziki benzerlikler olur. Çalışma odaları da biraz öyledir. Okumasını bilirseniz sahibinin dış görüntüsünü, ama çokça kafasının içini yansıtırlar.

Aşırı kalabalık bir odaydı; bu kadar çok eşya –bunlara döküntü de denebilirdi– bu odaya nasıl sığmış, bu dağınıklıkta bir insan nasıl kafasını toplayabilir de çalışır, anlamak mümkün değildi. Kütüphanenin raflarına artık sığmayan kitaplar masada, sehpalarda, hatta halının üstünde kendilerine bir yer bulmaya çalışıyorlardı. Ona göre ortada bir karmaşıklık yoktu elbette. Odadaki dağınıklığın sistematik olduğuna ve ilk başta göze çarpıp insanın peşinen bir hüküm vermesine (dağınık!) neden olan bu düzensizlik içinde bir düzenin (bunun adı kısaca “kendi düzenim”di) var olduğuna inanıyordu. (Sanki daha geçenlerde koca televizyon kumandasını iki gün arayan kendisi değildi.)

Bir hatıra meraklısı olduğu anlaşılıyordu, çünkü dört bir taraf ne işe yaradığı belirsiz nesnelerle doluydu. İnsanın böyle şeyleri atmayıp elinde tutmasının nedeni sahibi için geçmişe pencereler açıyor olmalarından başka bir şey olamazdı. Evlerin sokağa bakan pencereleri önünde oturup dışarısını seyretmek ne kadar keyiflidir. O da kendi yarattığı pencerelerden geçmişi seyredebiliyor, daha da önemlisi bundan keyif alıyordu demek ki. Parayla satın alınmış hediyelik eşyalar değildi bunlar (onlar da yok değil di tabi!). Sahillerden toplanmış ve etiketlenmiş taşlar, deniz kabukları vardı. İçecek kapları, yiyecek kapları. 12 Eylül 19.. Kaş, 22 Temmuz 19.. Patarara, 12 Eylül 19.. Roma, Aşıklar Çeşmesi.

Elinde tepsiyle bu haritası çıkarılması gereken odanın kapısının önünden geçti. Geriye bir tek oda kalmıştı. Tabii ya, yatak odasına gidiyor olmalıydı. Tepsiyi kendisi için değil, muhtemelen çift kişilik yatağın içinde kıvrılmış, mışıl mışıl uyuyan karısı ya da sevgilisi için hazırlamıştı. Bugün yıldönümleri ya da onun gibi özel bir gün olduğundan sevdiğine sürpriz yapmak istemişti. Kadını, “Kahvaltınız hazır kraliçem!” diye uyandıracak, karşılığında ise kocaman bir öpücük ya da daha fazlasıyla ödüllendirilecekti.

Yatak odasının kapısı tam karşısında, üç dört adım ötesindeydi. Ama o sağına döndü. Şimdi tam karşısında kapalı duran başka bir kapı vardı. Anlaşılan yatak odasına da gitmiyordu. Tepsiyi tek eliyle tutmaya çalışarak boşta kalan eliyle banyonun kapısını çaldı. İçeriden tiz bir ses, “Efendim?” diye sordu. Kim bir banyoda yemek yemek isterdi ki?

“Benim, yemek getirdim,” dedi elinde tepsi tutan genç adam. Bunun üzerine kapı yavaşça açıldı. Kapının aralığında bir kadın belirdi. Otuzlu yaşlarının başında olduğu tahmin edilebilecek adam kendisinden daha yaşlı görünen kadına baktı. Bir insan nasıl böyle olduğundan on yıl daha yaşlı görünebilir, diye geçirdi içinden. Kadının genç ve güzel göründüğü geçmiş yılları; birbirlerini deli gibi sevdikleri, çok mutlu oldukları günler gözünün önüne geldi. İki duygu arasında sıkışıp kaldı. O günleri güzel yapan karısı yani bu kadındı. Onu seviyordu. Diğer yandan bir süredir yaşadığı cehennem hayatının sorumlusu da bu kadındı. Ondan nefret ediyordu.

“Yemeğini getirdim, sevgilim,” dedi içtenlikle genç adam. Ama tüm samimiyetiyle söylediği bu kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez, adamın içini birdenbire baskınlaşan nefret duygusu kapladı. Zor dizginlediği öfkesi yüzünden gözlerinin önünde hayali görüntüler oluştu. Kendini gördü. Gümüşi metal tepsiyi karısının kafasına çılgınca, ölümüne vuruyordu. Suratına parçalanan kafadan sıçrayan kanların bile örtemediği şeytani bir sırıtış yerleşmişti. Hayali olsa da kanını dondurmaya, kendinden nefret etmesine yetmişti bu görüntüler. Karısının sesiyle kendine geldi.

“Teşekkür ederim,” diyordu, öyle görünmese de, yine de genç olan kadın. Gülümsedi, adamı gördüğüne gerçekten sevinmişti.

Kadının eski günlerdeki gibi gülümsediğini görünce, genç adam o günleri hatırladı. Demin gözünün önüne gelen görüntüler için bir kez daha kendinden iğrendi. Karısının gülümsemesine karşılık vererek, “İçeride biraz televizyon seyretmeye ne dersin? Birlikte?” diye sordu. Her gün olumsuz yanıt aldığı bu soruyu, yine de içinde bir umutla sormuştu.

Karısı bu soruyu duyduğuna pek sevinmişe benzemiyordu. Utanıyormuş gibi gözlerini kocasından kaçırdı. Yere doğru bakarak, zorla, “Biliyorsun, korkuyorum.” Ardından buz gibi bir sessizlik oldu. Keskin.

Hâlâ kocasına bakamıyordu. Belki gerçekten utanıyor, belki de hayal kırıklığına uğramış kocasının yüzündeki burukluğu, öfkeyi ya da her ne varsa onu görmeye cesareti yoktu. Belki de her ikisi birden.

Adam bir şey demeden arkasını dönüp salona doğru yürümeye başladı. Salona girdikten sonra kapıyı sertçe çarparak kapadı. Karısı hala arkasından ona bakıyordu. Gözleri yaşlıydı. Kocasını bu şekilde üzdüğü için kendisi de üzülüyordu. Yanına gitmek istiyor ama bir türlü banyodan çıkamıyordu, çünkü… Çünkü korkuyordu. Ne yapsın korkuyordu işte.

“Sorun nedir, Scotty?”

“Bilemiyorum kaptan, hâlâ bulmaya çalışıyoruz.”

“Yarım saatin var Scotty”

“Peki kaptan.”

“Şanssızlık yakamızı bir türlü bırakmıyor, Mister Spock?”

“Mantıksız, kaptan. Sorunları, şans gibi varlığı kesin olmayan bir şeyin yokluğuna bağlamak mantıksız…”

Uzay yolu

Televizyona bakıyordu. Seyrediyor denemezdi, çünkü Atılgan mürettebatının ne konuştuğunun, Kaptan Kirk’ün yine ne emirler yağdırdığının farkında değildi. Sinirli, hatta öfkeliydi. Patlamaya can atan, ama iradesi sayesinde kendine hakim olan bir bombaydı. Koltuğun yanında bir sehpa, sehpanın üzerinde porselen bir vazo vardı. Vazoyu kaptığı gibi duvara fırlattı. Paramparça olan vazonun irili ufaklı parçaları tüm salona dağıldı. Bir zamanlar vazonun üstünde ikamet eden Çinli mi, Japon mu belirsiz yaşlı balıkçı artık bir araya gelemeyecek şekilde parçalanmıştı. Şimdi kafası bir koltuğun altında, ayakları büfenin dibinde; balık sepetini tutan eli ise kim bilir neredeydi? Kırıkları temizlemek kolay olmayacaktı.

Hâlâ yaşlı gözlerle tuvalet kapısının önünde dikilen kadın duvara çarpan vazonun sesini duymuştu. Aslında o vazonun duvara değil kendisine atıldığını gayet iyi biliyordu. Kırılansa vazo değil hayatlarıydı. Bir an o da kendisinden nefret etti. Öfkelendi, öfkesinden cesaret alıp karar verdi. Ne olursa olsun buradan çıkacak, salona gidecek, kocasını mutlu edecekti. Önce sağ ayağını dışarı attı. Sol ayağını da dışarı çekti. Şimdi koridordaydı. Salona doğru bir adım, sonra bir adım daha attı. Birkaç adım daha… Salonun kapısına çok az bir mesafe kalmıştı. İki adımdan sonra belki de… Kocasını nasıl sevindireceğini düşündü, bu düşüncenin verdiği son bir cesaretle salonun kapısıyla arasında kalan mesafeyi kat etti. Elini kapının koluna götürüyordu ki, içini bir ürperti kapladı. Korkmaya başladı. Bir salonun, bir de banyonun kapısına baktı; hızla atıldı. Kendini zar zor banyoya atmıştı.

Salonda otururken tüm bunların nasıl başladığını hatırlamaya çalıştı. İlk başlarda yalnızca ufak bir sorundu. Anlaşılır bir şeydi. Tuvaletini tutmakta sorun yaşıyordu karısı. Sıkışır sıkışmaz, büyüğü ya da küçüğü fark etmiyor, tuvalete hemen gitmesi gerekiyordu. Gidemezse fenalaşıyor, tansiyonu düşüyor, kendini kaybediyordu. Önemsiz gibi görünen, aralarında esprilere yol açan bu sorun git gide ciddileşmeye başladı. Evleriyle karısının işyeri arasında bir-bir buçuk saatlik mesafe vardı. Üstelik yolculuğun yarısını, terör örgütlerinin son zamanlarda şehrin kalabalık yerlerinde yaptığı bombalama olaylarının artması üzerine, tedbir olarak tüm tuvaletlerine kilit vurulmuş olan vapurda geçiyordu.

Vapur

Vapur onun için hiç de güvenli bir yer değildi. Bu yüzden artık sabahları gerektiğinden bir saat erken kalkıp kendini tuvalete kapatıyordu. Bir saat tuvaletinin gelmesini bekliyor, evden tuvaletini yapmadan çıkamıyordu. “Ya tuvaletim yolda gelirse, ben ne yaparım o zaman?” korkusu düşmüştü bir kere içine. Bu bir saat giderek uzamaya başladı. Önce bir buçuk saat oldu, iki saate çıktı, bir süre sonra saatlerce tuvalette kalmaya başlamıştı. Uykusuzluk bedensel olarak, saplantı haline gelen fobisi de psikolojik olarak onu günden güne yıpratıyor, çökertiyordu.

Ve bir gün üç buçuk saat tuvalette kaldıktan sonra işe gitmek üzere evden çıktı. Her zamanki gibi bir minibüse binerek vapur iskelesine kadar gitti. Bir önceki günün dönüşünde aldığı jetonla, kuyruğa girmeden turnikelerden geçti. Hızlı davranarak, biraz da şansının yardımıyla vapur ağzına kadar dolmadan kendine oturacak bir yer buldu. İlk on dakika hiçbir şey olmadı, ama sonra karnında bir burulma hissetti. Birden büyük bir şokla fark etti ki; tuvaleti gelmişti. Olamaz, sabah yaptım, şimdi gelemez diye sessiz bir çığlık attı içinden. Faydasız, olan olmuştu; tuvaleti gelmişti ve hınca hınç dolu vapurda tuvalete doğru ilerlemek bile çok zordu. Bir şekilde tuvalete varabilse bile tuvaletlerin kilitli olduğunu çok iyi biliyordu. İstanbul’un tuvaletleri hakkında kimse ondan daha çok şey bilemezdi. Her semtte, her mekanda yaşanmış bir tuvalet macerası vardı neredeyse. Beş dakika daha geçmiş, bu düşüncelerle kendini az bir süre de olsa oyalamıştı. Kendine telkinde bulunuyordu.

“Başaracaksın, dişini (şeyini!) biraz daha sık, az kaldı.”

Terden sırılsıklam olmuştu. Tansiyonu düşmüş, başı dönmeye, midesi bulanmaya başlamıştı. Neredeyse bayılacaktı. Yediği bir şey dokunmuş olmalıydı. Sabah yediklerini, içtiklerini aklına getirmeye çalıştı. Evet; sabah içtiği soğuk süt… Süt yüzündendi bu başına gelenler. Niye içmişti ki sanki? Artık iyice fenaydı, bir yandan tuvaletini tutmak için kendini sıkıyor, bir yandan da kendini kaybedip bayılmamaya uğraşıyordu, ama o meret burdukça buruyordu karnını.

Vapurun iskeleye yanaşmasına beş dakika kala, tam bayılmak üzereyken, daha fazla tutamadı ve vapurda, onca insanın içinde, büyük tuvaletini altına kaçırıverdi. Ardından keşke hemen bayılsaydı, ama artık bir neden kalmadığı için bayılmadı. İnsanların kokuyu fark etmesini, ona nasıl dik dik baktıklarını onun yanından nasıl uzaklaştıklarını, her şeyi ama her şeyi gördü. Yanında oturan yaşlıca bir kadın nasıl da bakmıştı ona; gençlerden nefret eden, her zaman onlarla ilgili şikayet edecek bir şeyler bulabilen bir kocakarı olduğu besbelliydi. Artık herkese gençlerin tuvaletlerini bile tutmaktan aciz olduğunu, kendinin bu yaşta bile böyle bir duruma düşmemek için saatlerce tuvaletini tutabileceğini söyleyebilirdi. İstese bu genç bayan da tuvaletini bal gibi tutabilirdi, ama saygısızdı işte; kendini sıkmaya gerek duymamıştı.

Zamane gençliği, tam bir kepazelik!

Vapur iskeleye yanaştı, herkes vapuru terk etti. Vapurda bir tek o kaldı, yerinden bir santim bile kımıldamamıştı. İfadesiz bir yüzle koltuğun köşesine büzülmüş, kalmıştı. Çantasından cüzdanını çıkarttılar, içinden kocasının iş telefonunu buldular. Aradılar, hemen geldi. Kocası gelene kadar bir santim bile kımıldamadı. Kocasını görünce, kendine gelir gibi oldu, ağlayamaya başladı. Beraberce eve gittiler. Kadın hemen banyoya girdi, saatlerce yıkandı. Kocasından, elbiselerini banyoya getirmesini istedi. Orada giyindi ve bir daha hiç çıkmadı.

İki sene oldu, diye düşündü genç adam. Her şeye katlanmıştı, hep sabır göstermişti. Karısını sevdiği belliydi, hiçbir erkek onun yaptığı fedakarlığı yapmazdı. Karısı da onun için biraz fedakarlık yapsa, fobisini yenmeye çalışsa ne iyi olurdu.

Televizyondaki dizinin bittiğini fark etti, reklam kuşağı başlamıştı. Şöyle bir baktı, şansına en itici reklama rast gelmişti; itici tipler, itici müzikli sloganlar… Böyle aptal reklamları kim yapar, diye geçirdi içinden. Elinde ton balığı kutusu tutan kadına baktı, gülmemek için zor tuttu kendini. Televizyonu kapattı. Öfkesi birden geçivermişti. “Vazonun sesini duymuş olmalı. Üzülmüştür, gidip gönlünü alayım, “ dedi kendi kendine, içinden. Koltuktan kalktı, salondan çıktı, banyoya doğru ilerlemeye başladı.

Kapıyı yavaşça tıklattı; ses yok!

Bir kez daha tıklattı; ses yok!

Kulağını kapıya dayadı, içeriden hafiften bir su sesi duyarmış gibi oldu. Banyo mu yapıyor acaba, diye düşündü. Karısı üzüldüğünde, sinirlendiğinde, hemen küvete su doldurur, içine girer, saatlerce orada kalırdı. Bu bir tür sorundan kaçıştı onun için. Haksız da sayılmazdı; bir sorundan kaçmak, onu çözmekten daha kolaydı. Masa örtüsünün üstündeki lekeye yıkayarak çıkarmak yerine, üstüne bir vazo koyarak lekeyi görmezden gelmek gibi bir şeydi bu. Sanki sorun yokmuş gibi davranır, onu unutursunuz, aklınıza bile getirmezsiniz. Böylece sorunun sizi mutsuz etmesine izin vermemiş olursunuz; ya da siz öyle sanırsınız. Çünkü bilinçaltına atıp kurtulduğunuzu sandığınız sorun sizi ağır ağır yer bitirir.

Kapıyı yine, ama bu kez sertçe çaldı; ses yok!

Eli kapı koluna uzandı; eli kapı kolunu kavradı; eli kapı kolunu indirdi. Kapı kilitliydi. Fazla düşünmeden kapıyı kırmaya karar verdi. Kapıya yüklendi; kapı kırılmadı. Gerildi, bütün gücüyle kapıya bir kez daha yüklendi; kapı gürültüyle banyonun fayans kaplı zeminine düştü. Karısı gerçekten küvetin içindeydi, küvet gerçekten doluydu, hatta hâlâ biraz açık olan musluktan akan su artık taşmaya başlamıştı. Garip olan suyun rengiydi. Olması gerektiği gibi değildi: Kırmızıydı, kan kırmızısıydı. Genç kadının kesik bileklerinden akan kan, suyun cansız rengini alıp götürmüş, ona capcanlı bir renk vermişti. Cansız bir bedenden böylesine canlı bir rengin çıkması şaşılacak bir şeydi. Bu belki, ölü bedenin içinden çıkan ruhun hâlâ genç, hâlâ canlı olduğunun bir kanıtıydı.

Genç kadın her zaman yaptığını yapmıştı; sorunu çözmek yerine kaçmaya karar vermişti. Kendisi için değil, kocası için kaçmıştı belki de. Hatta belki de onun için yapabileceği en büyük fedakarlığı yapmıştı kendince.

Genç adam gördüğü manzara karşısında olduğu yere çakıldı kaldı. Ne hissettiğinin ayırdına varamadı.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin