Öykülü Pazarlar: 1. Bölük Geri Cephede (Cenk Büker yazdı.)


Neden savaşıyoruz? Durup durup bu soruyu soruyorum kendime. Pislikten keçeleşmiş saçlarımı kaşırken, kasaturamın ucuyla bir parça kokmuş konserve yiyip, elimdeki eskimiş resme bakarken, pantolon cebimden çıkardığım yamuk yumuk bir sigarayı derin derin, nefes alabilmemin tek yolu buymuş gibi, merminin ne zaman geleceği belli değil, belki de son nefesimi alırmış gibi ciğerlerime çekerken hep bu soruyu soruyorum kendi kendime: Neden savaşıyoruz?

Ne kadar yanlış hesapladığımı bilemiyorum ama, yaklaşık üç haftadır kendi açtığımız bu çukurda debelenip duruyoruz. Herhangi lânet bir şeyi doğru becerebilmenin herhangi lânet bir yolu yok. Buraya ait olmayan şeyleri düşünmek dışında. Onlar senden izinsiz ve mutlaka zamansız olarak üşüşüyorlar kafana. Böylece zaten yapamadığın şeyleri daha da yapamamaya başlıyorsun ve bu kısır döngünün sarmalı seni kendi içine hapsettiğinde, her şeyi oluruna bırakıyorsun. Ara sıra aklımdaki sorular değişiyor: Peki ama benim ne işim var bu lânet olası yerde? Uzaktaki tepelerin ardından, savaş alanının üzerinde yükselen kum ve barut bulutlarının ta yukarısından bakabilseydin eğer, muhtemelen kendini küçücük bir böcek kadar görebilecektin ya; işte anca o kadar değerin var burada. Ne kadar debelensen de değiştirebileceklerin o böceğinkinden fazla değil. İşte o kadar!

Yalnızca bize söyleneni yaptık. Başka yolu da yoktu zaten. Sıraya girin! Konuşmayın! Tuvalet için çukur kazın! Çabuk! Sızlanmayı kesin! Mermileri kontrol edin! Seni geri zekâlı seni! Herkes matarasını dereden doldursun! Süngülerinizi bileyin! Tuvalet çukurlarını kapatın! Aptal aptal bakacağına kaldırsana şunu! Malzemenizi toplayıp 1 numaralı cepheye intikal edin! İşte böylece geldik bulunduğumuz yere. Oyunun adı: 1.Bölük 1.Cephede!

Aslında bu rakam benzerliği tamamen bir tesadüf. Şimdi, cepheler birbiri ardına ve ileriye, yani düşmana doğru ilerleyerek açılıyor. Böylece ilk açılan cephe birinci cephe oluyor. Diğer cepheler de birbiri ardına açıldıkça, sıcak çarpışmalarda yer alacak birlikler de ön cephelere doğru kaydırılıyor. Artık bir önemi kalmayan ve dolayısıyla kullanılmayan birinci cepheye de yedek takviyelerin yerleştirilmesi gerekiyor. Ve bütün bu mükemmel düzenin uzağında; bizim birinci bölüğün o içine tükürdüğümün gününe kadar savaşla, askeri bir birlik olmanın ötesinde hiçbir ilgisi bulunmuyor. Çünkü bizim zavallı bölüğümüz, her gün daha fazla askerin öldürülebilmesi için gerekli teçhizatı sağlamakla yükümlü yalnızca. Bir hizmet bölüğüyüz biz. Savaşa hizmet ediyoruz. Ancak pek sayın omzu kalabalıklara göre artık destek vermenin vakti gelmiştir. Fakat tam da çarpışmanın bizim lehimize döndüğü söylentisinin her yerde ve artık bu kahrolası savaş yakında biter diye alık sırıtışlı yüzümüzde dalgalandığı günlerde, bu harekâtın nedenini kimse kavrayabilmiş değildir komutanım. Arz ederim. Ve anlatılan onca dehşet verici olaydan sonra, ne kadar gerisinde olursa olsun, cephe sözcüğünün bile içimi ürperttiğini fark ederim. Çünkü artık iş ciddiye binmiştir. Çarpışmaya dahil olmak “Sorunun değil çözümün parçası ol!” zırvalarına benzemez. Adı üstünde; çarpışma! Taraflardan en azından biri kırılacaktır yani. Hâttâ bazen ikisi birden. Çünkü savaşın tek çözümü ölümdür. Öyle olmasaydı zaten savaş mavaş olmazdı. Yani ben buna inanırım. Bir ara okuduğum o kitapta adamın dediği gibi: “İşleri düzeltmek için savaşa gitmek, bel soğukluğundan kurtulmak için geneleve gitmeye benzer.”

Bir bu eksikmiş gibi biraz önce yağmur başladı. Bok üstün bok derler ya. Sıcacık evinizin penceresinden kim bilir hangi duygularla izlediğiniz o romantik şarkılar söyleyen yağmur değil burada yağan. Her şeyden önce burası sıcak değil. Ayrıca yağmur dışarıya değil adamın ta tepesine dökülüyor, sanki hıyarın teki suyu maşrapayla kafamızdan aşağı boşaltıyor. Ve son olarak da; bu yağmur şarkı söylemiyor, marş çalıyor. Öyle acımasız bir soğuk var ki adamın canına okuyor. Yüzünü, ellerini ve tüm bilincini hain bir bıçak gibi kesen rüzgar acı acı esiyor ve her darbede dayanma gücün biraz daha azalıyor. Tüfeğin soğuk çeliğini tutmaya kalktığında eline yapışıyor. Ellerini hohlayarak ısıtmak istediğin soluğun, kuru ayaza karışmış leş ve barut kokusuyla birlikte havada bembeyaz asılı kalıyor. Kurumanın tek yolu vücut sıcaklığının üzerindeki ağır üniformayı ısıtmasını beklemek. Kat kat elbisemi aralayıp buhar tüten yün içliğime bakıyorum. Yağmur ve soğuk gittikçe daha çok işliyor içime ve acıdan bağıracak gibi oluyorum. Bağırıyorum da. Herkes bağırıyor. Hiçbir şey düşünemiyorum. Bir şey hariç. Burada olmak istemiyorum.

Olup bitenin dışında kalmak mümkün değilse de, biraz olsun uzaklaşabilmek için türlü bahaneler buluyor, oyunlar oynuyorsun kendi kendine. Buranın dışında da bir hayatın olduğunu, bir zamanlar o hayatın, o güzel hayatın bir parçası olduğunu, sevdiklerin, özlemlerin, umutların olduğunu hatırlamaya çalışıyorsun. Sen de bir zamanlar diğer insanlar gibiydin, bunu hatırlamaya çalışıyorsun. Uzun, çok uzun zaman önce, tıpkı diğer insanlar gibi o hayatın harika sıradanlığı içinde sıradan işler yaptığını gözünün önüne getirmeye çalışıyorsun. Böylece tekrar yaşayabileceksin onları ve daha nicelerini. Sevgilini? Tamam, size göre çok basit ve sıradan belki, ama yalnızca bardağına temiz su doldurup içtiğin –maalesef şimdi anlıyorsun ki- o doyumsuz anı kafanı patlatırcasına hatırlamaya çalışıyorsun. Evet yalnızca çalışıyorsun, çünkü ne yaparsan yap başaramıyorsun.

Haftalardır postallarımı çıkartamadım ayağımdan. En son böyle olduğunda kalıplaşmış, derimin içine girmiş çorabı tabanımdan keserek ayırabilmiştim. Kirden kayganlaşmış, parlak, yağlı bir tabaka halini almış gömleğimin cebinden resmini çıkarıyorum farkında olmadan. Yüzünde bir Rönesans gülümsemesiyle bakıyorsun bana, bunu görebiliyorum. Ama öyle uzakta, öyle ulaşılmazsın ki. Gerçekten var mıydın? Yoksa biraz moral olsun diye bir yerlerden mi buldum, ben mi yarattım seni? Kafam karışıyor, bocalıyorum. Hatırlamaya çalışmaktan bitkin düştüğümde yalnızca bakıyorum. Uzun uzun bakıyorum. Öyle dalıyorum ki kayboluyorum. Kendimi sessiz bir yerde havada yüzerken buluyorum. Tamamen hissizim. Görüşmeyeli belki bir yılı geçti. Sesini duyamadığım, varlığına dair herhangi bir işaret alamadığım koca bir yıl. Annemi, babamı, kardeşlerimi hatırlamaya çalışıyorum. Yüzlerini getirmeye çalışıyorum gözümün önüne, olmuyor. Kardeşimin gözlerini görebiliyorum, çehresi de az çok beliriyor kafamda ama, burnu ve kulakları bir türlü oturtamıyorum yerlerine. Havada asılı kalıyor, yakalamak istedikçe oraya buraya kaçışıyor, dağılıyor. Çıldıracak gibi oluyorum. Elimi cebime attığımı gören arkadaşım yanıma yaklaşıp ateşimi istiyor. Zaman neredeyse geçmemiş gibi… Sinirleniyorum. Bir sigara daha yakıyorum.

Niçin birbirine giriyor bunca insan? Neden öldürüyoruz birbirimizi? Savaşta öldürdüğün insanlar gerçekten ölmüyor mu? Bu da bir cinayet değil mi? Meşru bir cinayet, onaylanmış suç, benimsenen, teşvik edilen bir günah. Yok böyle düşünmemeli, şeytanca fikirler bunlar. Ama buraya gelirken karşılaştığım düşman askerinin cesedi öyle demiyor. Hâlâ açık gözleri ta içime bakıyor. Çok değil belki birkaç gün önce o da ailesine mektup yazıyordu. İhtimalle mektubun yerine ulaşıp ulaşmayacağını bilemiyordu ama, gerçek hayatla ilişki kurabilmek ona güç veriyordu. O da sinirlendiğinde küfrediyor. Arkadaşlarıyla şakalaşıyor, sigara içiyordu. Bir de yüzüme öyle bakmasa. Döşüne saplanan süngünün parçaladığı yeri, kurumuş kanla kaplı parmaklarıyla sıkı sıkı tutarken, çaresizlikle, umutsuzlukla ve şaşkınlıkla bakmasa yüzüme. Neden öldürdünüz beni demese. Artık ben de eve gitmek istiyorum demese. Beni burada, cesedi başında hıçkıra hıçkıra ağlatmasa. Yapmasa…

Peki bütün suç bende mi yani? Saldırmasaydınız siz de. Çekilip gitseydiniz gerisin geri. “Alamadık işte, başarılı olamadık!” deseydiniz komutanlarınıza. Bu da bir oyun değil mi zaten? Kaleyi almak. Topraklar için, kaybedenin altına gireceği topraklar bedeliyle oynanan bir oyun. Ama kuralları biz koymadık ki. Oynamayı bile istememiştik aslında. Başka türlü olsa ya da. İki düşman ülkenin başkanları yumruk yumruğa kavgaya tutuşsalar. Elimizde içkilerimizle seyretsek biz de, bahse tutuşsak. Yere ilk serilen kaybetmiş sayılsa. Zorlukla ayakta durabilen diğerine koşsa yurttaşları sevinç çığlıklarıyla. “Ben demiştim”ler denilse, paralar sayılsa, içkiler tazelense, şerefe kaldırılsa, kavganın değerlendirmesi yapılsa, birer sigara daha yakılsa. Kimse ölmese. Böyle bakmasan yüzüme…

Birden bir canlanma oldu. Giderek yaklaşan ve sanki yaklaştıkça artan top sesleri ve çığlıklarla bir hareketlilik başlıyor. “Geliyorlar!” diye bağırıyor zorlukla yürüyen yaralı bir haberci, “Ön cepheler düşüyor, üzerimize geliyorlar!” Bir felâket tablosunu andırıyor her şey. Birbirine karışarak kemikleşmiş ter, barut ve kan kokusundan pusun içinde kollarını havaya açarak haykıran haberci ve hepsinin üstünde ağır tempoda çalan marş.

Kulakları sağır eden ani bir patlamayla irkiliyorum bir an. Sağımda bir ışıma, yerdeki balçığı, tüfeklerin metalini ve iğrenç sesler çıkararak etrafta dolaşan sıçanları aydınlatıyor. Havaya fırlayarak dağılan toprakla karışık kopmuş uzuvlar her yere saçılıyor. Sıcak, ıslak bir şeyler yapışıyor yüzüme. Elimle silip atıyorum. Kim bilir kimin hangi uzvu? Ne yapacağımı bilmeden öylece kalıyorum bir süre. Çaresizlikle önümü görmeye çalışıyorum. Tüm alan, arazinin her karışı öyle bombalanmış ki hiç renk yok. Gri bir sisin ardında tek tük ağaç gövdesi, yanmış, kömürleşmiş, ne olduğu belli olmayan kara kütleler, iniltiler, feryatlar, yardım isteyenler. Hiçbir şey yapamıyorum. Donup kalıyorum. Tiz ve sinsi ıslığıyla yaklaşan bombayı duyduğumda başımı ellerimin arasına alarak olduğum yere yatıyorum. Bir tespih böceği gibi kıvrıla kıvrıla ufacık olmak istiyorum. Ancak bir böcek kadar küçülebilirsem kurtulabilirim buradan. Kimse fark etmeden, tırnaklarımı geçirdiğim toprağa karışabilsem… Top salvosunun ardından korkunç bir makineli tüfek korosu yükseliyor. Etrafımdaki her şey mısır sapı gibi kırılıp düşüyor. Bana bir şey olmaz, ben bir böceğim. İmkânsız olsa bile, acaba kalkıp karşılık verebilir miyim diye düşünürken sol tarafımda büyük bir gümbürtü kopuyor. Son sigaramı yakarken ateşimi isteyen arkadaşımın kafası, siperin içerisinde yuvarlana yuvarlana gelip tam önüme düşüyor, ve birden her şey siliniyor. En son hatırladığım bu…

…kendime geldiğimde şaşkınlıkla oturuyorum uzunca bir süre. Çukurun içindeyim. Ölü gibi değilim? Yaşıyorum. Elimle oramı buramı yokluyorum. Hâlâ tek parça olduğumu anlayıp sindiğim yerden kalkmaya çalışıyorum. Vücudum kaskatı kesilse de henüz ölmemiş olmanın, yaşıyor olmanın verdiği sevinçle dizlerimin üzerinde doğruluyorum. Arkadaşlarım? Kurtulan başkaları da olmalı. Onlara mutlaka ulaşmalıyım. Mutlaka… Siperin içinde sağ tarafıma doğru sürünerek ilerliyorum. Benim gibi yere kapaklanmış telsizciyi görüyorum. “Kurtulduk!” diyeceğim “haydi kalk, birazdan bizi almaya gelirler!” Uyandırmak için çeviriyorum. Yüzünü bulamıyorum. Bu dehşetin paniğiyle diğerlerine doğru sokuluyorum hızla. Bir cesetten diğerine. Sahipsiz bir bacaktan, paramparça bir bedene. Sonra bir diğerine, daha hızlı, bir diğerine… Dağılmış vücutların, umutsuz yüzlerin, boş bakışların kan denizinde çaresizlik ve korkuyla yüzüyorum bir süre. Deliler gibi sağa sola saldırmaktan tükenip pes ediyorum sonunda. Kendimi kandırmanın faydası yok. Gerçekle yüzleşiyorum. 1.Bölük’ten geriye kalan tek asker benim. Bütün cephede tek başına. Koca bir düşman ordusuna karşı tek başına.

Uzaktan sesler gelmeye başlıyor. Giderek yaklaşıyorlar. Hiç çarem yok. Yapabileceğim hiçbir şey yok. Cesetlerden birinin kaskatı kesilmiş parmaklarını birer birer zorlukla ayırarak, hâlâ sıkı sıkıya tuttuğu bir tüfeği alıyorum. Tüfek boş, etrafta hiç mermi yok. Her şey öylesine birbiri içine girmiş ki. Bu kan yığınından bir şey bulup çıkarmak mümkün değil. Sesler artık çok yakında. Belinden süngüsünü çıkarıp tüfeğe takıyorum. Tüfeğin ucuna metalik bir tınıyla oturan süngüye bakıyorum bir süre. Ayağa kalkıyorum. Biraz önümde, dağılmakta olan sisin içinde ölüm naraları atarak yaklaşan yüzlerce asker. Yapmam gerekeni yapıyorum…

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin