Öykülü Pazarlar: Nefret (Karanlığın Yankısı Üçlemesi – 3)

Kıştan nefret ediyor. Kardan nefret ediyor. Pahalı giysileriyle kar topu oynamak, kardan adam yapmak için sokağa çıkan zengin çocuklarından değil o. Kış yalnızca soğuk demek onun için ve o soğuk bir taraflarını kesmeden geceyi geçirebileceği bir yer aramak demek. Kış, geçen sene soğuktan donarak ölen arkadaşını hatırlatıyor ona. Öldürmek istiyor kışı. Aynı kendisine yaptığı gibi acı çektirmek istiyor ona. Kusamadığı nefret birikiyor…birikiyor…birikiyor. Başta küçük bir birikinti, yıllar sonra bir göl, en sonunda da bir nefret denizi oluşuyor içinde.

Allahtan şu eski yeşil asker kazağı var üstünde. O da olmasa iyice haraptı hali. Arkadaşları bir izbede birbirlerine sokulmuş yatıyor olmalıydılar. Ancak böyle sarmaş dolaş yatarlarsa ısınabilirler bu soğuk gecelerde. O aralarına katılmıyor. Geçen gün başına gelen olaydan beri… Onun bunun çocuğunu çaktırmadan kendisine sürttürürken yakalamıştı. Uykusu hafif olmasa göz göre göre götürecekti. Tineri çekince gözleri hiçbir şeyi görmüyordu ki ibnelerin. Babalarını bile becerebilirlerdi o haldeyken. Daha da kötüsü bazıları kendilerini becertirlerdi.

Onlar gibi değildi. O taraklarda bezi olmamıştı hiç. Tiner çekse de, zor durumda olsa da bulaşmamıştı pisliğe. Bir paket sigaraya bile ibnelik yapanlar vardı. O erkek adamdı, erkek adama yakışmazdı ibnelik.

Yatacak yer lazımdı şimdi. Fazla göze çarpmadan sote bir yer bulmalıydı. Ekipler dolanıyordu. Polislere bulaşmamak lazımdı bu aralar. Karşının tayfasından biri tineri, baliyi çekip çekip, bir turisti mi ne bıçaklayıp öldürmüştü. Onun için yakalanırsa ya bir ton dayak yerdi ya da onu karga tulumba alıp esirgeme kurumuna falan götürürlerdi. Aslında ikinci olasılık havalar düzelene kadar fena bir seçenek gibi durmuyordu. Kapalı yerde uyumak onu elbette soğuktan koruyabilirdi ama sabaha kadar göreceği kabuslara değil engel olmak, bizzat sebep olacaktı. Tabi tavanın her an üstüne düşeceği korkusunu yenip sabaha kadar gözlerini bir an olsun kırpmayı başarabilirse…

Uzunca bir süredir ancak açık havada biraz huzurlu hissedebiliyordu kendini. Anasını, babasını, biri bebek iki kardeşini canlı canlı toprağın altına gömen sonra toprağın altında öldüren depremden bir o sağ çıkmıştı. Onu da öldürmeyi denemişti ama becerememişti. 4 gün sonra ulaşabildiler ve çıkardılar onu enkazın altından. 1 gün sonra da diğerlerini… En azından cesetlerini.

Bir yer bulurum umuduyla eskiciler sokağına girdi. Tek başınaydı sokakta. Birilerinin anasına sövdü. Cebinden bir torba çıkardı. Torbanın ağzını büzüp burnuna dayadı. İçerdeki havayı üç dört defa burnuna çekti. Kafasını kaldırdığında sokağın sağına soluna sıralanmış evlerinin giderek şiddetlenen bir zelzelenin kucağında sallanmaya başladığını gördü. Sarsıntı durulduğunda şekil değiştirip birer canavara dönüştü evler ve çevresinde dönmeye başladılar. Önce yavaş… sonra hızlı…daha hızlı…ışık hızında… Tüm bunların gerçek olmadığının farkındalığına rağmen çığlığını daha fazla tutamayıp koyverecekti ki, her şey bir anda hiçbir şeye dönüştü. Hiçliğin ortasında dikiliyordu şimdi. Soğuktan, açlıktan hatta nefretten eser kalmamıştı. Kısa sürdü bu kayıtsızlık, bu hiçlik, bu mutluluk.

Binalar birer birer şekillenmeye başladı, kullanılmış koltuk, kanepe ve sobaların sergilendiği camekanlarıyla eskici dükkanları geri geldi. En son üzerine bastığı arnavut kaldırımı yol belirdi. Bomboş sokakta, bomboş yürüdü.

Bir sandık çarptı gözüne. Dükkanlardan birinin önünde öylece duruyordu. Pek kıymetli değildi ki, içeri bile almaya tenezzül etmemişlerdi. Kapağı açıksa onun içine kıvrılabilirdi. Nefesi ısıtırdı içersini. O kafayla çok iyi bir fikir gibi göründü ona. Zaten aklına gelen tek fikirdi. Şükretmek gerekirdi, yolun ortasında yatmaya da karar verseydi sabaha donmuş cesedini bulurlardı.

Sandığın yanına gitti. Baktı kapağı açılıyordu. Biraz daha kuytuya itti sandığı. İçine girdi, kıvrılıp yattı.

Ne kadar uyumuştu acaba, sandığın sarsılmasıyla uyandığında. Bilmiyordu. Ama küçücük sandığın içinde uyanınca, hızla yerinden fırlamaması gerektiğini bilmeliydi. Kafasını vurmuştu. Bu ona küçük bir şişe mal oldu.
Sandığın kapağı açıldı. Herifin biriyle göz göze geldi.

“Bak sen, demek bunun için o kadar ağırmış sandık,” dedi bıyıklı, hayli esmer herif.
‘Dükkan sahibi,’ diye düşündü. ‘Sopa yemesek bari.’

Ayağa kalktı. Gecenin örtüsü hala çekilmemişti üzerlerinden. At arabasını ve içindeki eskileri görünce sandığı kurcalayanın basit bir seyyar eskici olduğunu anladı. İri, kara gözleriyle inceliyordu sürpriz sandıktan çıkan kısmetini.

“Ne yapıyorsun sen bakalım burda?”
“Görmüyor musun, uyuyorduk işte!”
“Sandıkta ha? He he!”
Pis pis gülen herife aynı pislikte bir bakış atınca sustu.

“Tamam, tamam bozulma! Bak ne diyeceğim! Benim tek göz bir evim var. Ben şu sandığı alayım, sen de bu gece bende kal. Sıcaktır evim ha!”

Dört duvar, tek kat gecekondular ya da prefabrik evler onu büyük binalar, apartmanlar kadar tedirgin etmiyordu. Hem “sıcak” günün sihirli kelimesiydi, bu kelime karşısında direnmek zordu. Beraberce sandığı arabanın arkasına yüklediler. Arabanın arkasına yerleşince, içerisinin silme eski püsküyle dolu olduğunu gördü. Sırtını sandığa yaslayıp gecenin ve yaşamının neler getireceğini beklemeye koyuldu.

“Bereketli bir gün olmuş,” dedi laf olsun diye.
“Hıhı! Evin birini taşırken eşyanın çoğunu sokağa atmışlar. Hepsini toparladım. Bir sürü kitap falan işte. Para eder dedim nasıl olsa.
Çocuk gerçekten de bir kutunun içine yığılmış kitapları gördü. Okuma yazması vardı. Evden kaçmadan önce iki, iki buçuk sene devam etmişti okula. Çok hızlı okuyamıyordu ama idare ederdi.

Adamın kondusuna vardıklarında hava aydınlanmak üzereydi. Eşyaların çalınabilecek gibi olanlarını içeri taşıdılar. Eskici herhalde nasıl olsa taşımaya yardım edecek biri var diye kitapları da içeri taşıdı.

Eve girmelerinin ardından odanın ortasındaki teneke varilinden dönme sobaya tahta parçaları atıldı. Uyduruk soba hemencik ısıtıverdi küçük odayı.

“Ben yatıyorum, sen de şuraya bir yere kıvrıl.” Yatağına uzandıktan beş on dakika sonra horlamaya başlamıştı bile.

Uykusu kaçtığından olacak, yatmak yerine odaya şöyle bir göz gezdirmeyi tercih etti. Depremden sonra bir süreliğine yaşadığı evin biraz daha kötüsüydü. Aslında sırf tuttuğu takımın yenilmesini bile yeterli mazeret sayıp, onu eşek sudan gelinceye kadar dövebilen eniştesinin varlığı, dünyanın en berbat yeri yapıyordu o evi. Yeri geldiğinde para için orospuluk bile yapabilen halası da eniştesine uyar olmuştu. Kocasına çocuğu dövmesi için sık sık sebep veriyordu. Adamın dehşetini kendisindense çocuğa kusmasına razıydı. Kötülük bulaşıcı bir şey olsa gerekti. Dayak yemeden yatağa gittiği bir gece bile geçirememeye başlayınca kaçmaya karar verdi evden. Eniştesinin zoruyla selpak satıyordu sokaklarda. İyi para kaldırdığı bir günün gecesinde eve dönmedi. Şehrin sokaklarıydı artık onun evi. Bir daha ne halasının, ne de Allahın belası eniştesinin yüzünü gördü o günden sonra.

Kitap dolu kutuya gözü çarptı. Yanına gitti kutunun, içini karıştırmaya başladı. Kitaptan başka şeyler de vardı içinde. Kağıtlar, resimler, fotoğraflar… Birkaç kitap, bir de rulo yapılmış büyük bir kağıdı aldı kutudan. Biraz sobanın, biraz doğmakta olan güneşin pencereden uzanan ışığından yaralanarak göz attı kitaplara. Hiç resim yoktu içlerinde. Sonuncu kitabı incelerken bunun diğerlerine pek benzemediğini fark etti. İçindeki yazılar elle yazılmıştı. Çok güzel bir yazı. Kendisi de böyle yazı yazabilmek isterdi. Bir işine yaramazdı belki ama isterdi işte. Onu da bıraktı elinden. Ruloya gelmişti sıra. Üstündeki lastiği çıkardı. Baş tarafından açmaya başladı. Artık iyice ortaya çıkan kısımda iğrenç bir yüz belirdiğinde irkildi. Bir resimdi bu. Peki neyin resmiydi? Daha önce böylesini görmemişti. Korkunç, iğrenç, şeytani bir şey. Uğursuz bir şey. Gözlerine baktı. Böyle gözler var olabilir miydi? Kıpkırmızı. Kendisine dikilmiştiler sanki. Birden gözlerde bir şeyler görür gibi oldu. Ne bilmiyordu. Görmüştü ve öğrenmişti. Ama ne öğrenmişti onu da bilmiyordu. Eniştesi geldi aklına durup dururken. Belki çok çirkindi ama ondan kötü olamazdı ya bu yaratık. Ya da halası kadar. Ona sürttüren orospu çocuğu kadar.

Köpeklerden korkan o çıtkırıldımları düşündü sonra. O hayvanlardan niye korktuklarını hiç anlamazdı. İnsanların çoğundan daha iyiydi onlar. Bu yaratık da belki o köpeklerin korkaklara göründüğü gibi korkunç görünmüştü. Görüntüsünün farklı olması yanıltmıştı onu. Yaratıktan korkmamaya karar verdi. Cesaretini toplayıp -yine de gözlerini kapadı- ve bir öpücük kondurdu resimdeki yüze. Bir an sonra gözünü açtığında düşüyordu. Hiçbir şey görünmüyor,ama o hissediyordu düştüğünü. Sonsuz hiçliğin içine doğru düşüyordu. Alışık olduğu türden tiner ya da bali hiçliğine benzemiyordu bu seferki, bu hiçlik bambaşkaydı. Hiç bilmediği zevkleri, hiç bilmediği acıları tadıyordu düşerken. Gittikçe hızlandı. Hızlandı. Dayanılmaz bir hıza erişti. Etleri derisinden soyuluyor, gözleri içeri gömülüyordu.
Kendini yine tek göz odada bulduğunda rulo hala elindeydi. Lastiğini taktı. Onu yatağın altına sakladıktan sonra köşeye iliştirilmiş minderin üstünde uykuya daldı. Hiç rüya görmediğini gördü rüyasında.

Uyandığında eskiciden eser yoktu. Bir yerlere gitmiş olmalıydı. Kendini bir kez daha uykunun kucağına bıraktı.

Aşina olduğu bir şekilde, gürültülerle uyandı. Eskici gelmişti. Leş gibi alkol kokuyordu. Ayakta duracak hali yoktu. Bu haliyle eniştesini hatırlatmıştı ona. İçindeki nefret denizi dalgalanmaya başladı. Dalgalar giderek büyüdü. Önlerine çıkacak her şeyi yutacak dev dalgalar ilerlemeye başladılar.

“N’aber delikanlı! İyi uyudun mu?” Bu herif ne zaman uyandı, ne zaman geldi yanına hiç anlamamıştı. Yere çöküp yanına oturmuştu bile.
“Konuşsana be! Seni evimize aldık, insan bir teşekkür eder!”
“Sağol!”
“Sağolmuş! Öyle kuru bir sağolla kurtulabileceğini mi sandın?” diye çemkirdi. Sonra birden bir şey hatırlamış gibi durakladı. Yüzü aydınlandı, daha sakin ve sevecen bir sesle.

“Bak sana ne vereceğim şimdi;” deyip ayağa kalktı, odanın içinde aranmaya başladı. Sonunda paltosunun cebinde buldu aradığını. Çocuğun yanına geri geldiğinde elinde bir bali tüpü vardı. Kapağını açtığı tüpü çocuğa uzattı, sırıtarak “Biraz kafayı dağıtırsın ha?” diye yılıştı.
“İstemem, sağol?” Bu herifin niyetinin kötü olduğunu anlamak için okullu olmak şart değildi.

“İstersin, istersin, senin gibileri iyi bilirim ben. Bali için yapmayacağınız yoktur. Herif baliyi zorla eline tutturmaya çalıştı. Çocuk tutmayınca bali yere düştü. Herif çocuğun elini tutuyordu. Çocuğun elini hızlı bir hareketle kendine çekip pantolonunun önüne koydu. Çocuk elini çekmeye çalıştı. Herifse elini inatla sertleşmiş organına bastırmaya çalışıyordu. Çocuk boşta kalan eliyle adamın kafasındada en azından derin bir yara açacak bir şeyler aradı. Eline bir tek bali tüpü geldi.

Umutsuzluğa kapıldı. Herif mengene gibi kavramıştı elini. Onun ise yalnızca bir bali tüpü vardı elinde, bu kez – bir kez daha – kendini savunmak için. Bali tüpünü tehditkar bir şekilde havaya kaldırdı. Adam önce bir irkildi ama çocuğun elindekini görünce kahkahalarla gülmeye başladı.

“Daha büyük bir şeye ihtiyacın var;” dedi kahkahaların arasında zar zor.
Bali tüpü üstüne doğru inmeye başladığında kahkahalarına hala devam ediyordu. Fakat alüminyum tüp kapağı ve baş kısmıyla birlikte herifin sağ gözünden içeri girdiğinde kahkahalar bir giyotinle kesilmiş gibi durdu. Çocuk belki isteyerek belki de istem dışı adamın göz çukuruna saplı duran bali tüpünü kavradığı elini sıktı. Bali adamın genzine ve sinüslerine doldu. Her şey o kadar hızlı olup bitmişti ki. Adam ne olduğunu bile anlamadan geri çekilip acıyla deli gibi bağırmaya başladı. Sonra duvardaki aynada kendini gördü. Başına ne geldiğini temel hatlarıyla fark etti. Bu bilgiyle tek gözlü insan olarak ilk anlamlı cümlesini kurdu.
“Gözümü çıkardın piç kurusu!”

Çocuğun üstüne atılıp, iki eliyle boğazını sıkmaya başladı.

İki el ölümüne sıkıyordu boğazını. Nefes alamıyordu. Kendi de ciddi bir nefes zorluğu çekmeye başlayan, ancak ağzından nefes alıp verebilen herif üstüne çıkmış, kımıldamasına bile izin vermiyordu. Kımıldayacak mecali de kalmıyordu gitgide. Yavaş yavaş kendinden geçiyordu. Herifin yüzünü seçemiyordu artık. Görüntü kararmaya başladığında boğazındaki iki el çözülmüş gibi geldi ona. “Öldüm!” diye geçirdi içinden.

Ölmediğini anladı kısa bir süre sonra. Onu öldürmekten vazgeçmiş olmalıydı. Epey zorlanarak başını kaldırdı, şöyle bir bakındı. Göremedi herifi. Yerde bir karaltı seçti yalnızca. Bulanıktı görüşü. Gözleri görüntüyü net olarak alabildiğinde yerde gerçekten birinin yattığını ve bu birinin sapık eskiciden başkası olmadığını gördü. Garip geldi ona bu durum. Herifin yerde yatması değil, başka bir şeydi garip olan. Eksik bir şeyler vardı. Ölümden daha şimdi dönmüş olmanın verdiği sersemliği hala atamamıştı üstünden ama bir şeylerin eksik olduğundan emindi. Birden midesi ayağa kalktı, sersemlik falan kalmamıştı artık üstünde. EKSİK OLAN HERİFİN KAFASIYDI. Bir süre önce taşıdığı kafayı kaybeden boyun sanki artık işe yaramıyor olmasına isyan ediyor, son bir umutla velinimeti kafaya ulaşmak için kanlar fışkırtarak çırpınıyordu. Beden ise boynun aksine yenilgiyi kabul etmişçesine hareketsizce -eller hariç, onlar açılıp kapanıyorlardı- duruyordu. Ölüm kapıyı çalmadan, bir omuz atıp girmiş olmalıydı eve.

Kafa neredeydi. Korkuyla ayaklarının dibine baktı. Yakınında olsun istemiyordu. Neyse ki değildi.

Sonunda belki de o ana kadar hiç bakmadığı tarafa çevirince kafayı gördü. ONU GÖRDÜ. Kesik kafayı -kopuk demek en doğrusu, kafanın altından et parçaları ve nefes borusu sarkıyordu- bir futbol topu gibi koltuğunun altına almıştı. İçinden yükselen çığlık boğazında takıldı kaldı. Algısı hızlandı. Üçüncü defa oluyordu bugün. Hem de son ikisinde bali bile çekmemişti. Aklına normalde gelmeyecek bir sürü düşünceler hücum etmeye başladı. Ona özel düşünceler. Ondan korkmamaya karar verdiğini hatırladı. Üstelik hayatını kurtarmıştı biraz önce. Hayatını ona borçluyken, kendisini öldürmesine serzenişte bulunması pek doğru olmazdı. O olmasa şimdi zaten halihazırda ölü olacaktı. Peki nasıl çıkmıştı o resmin içinden. Kabus falan da görmüyordu ki… Görüyor muydu yoksa? Tabii ya, hepsi bir kabustu bunların. O halde korkmaya gerçekten gerek yoktu. Ama daha önce bir sürü kabus görmüşlüğü vardı. Nasıl olduğunu ondan iyi kimse bilemezdi. Bu hiç de öylesi değildi.

Yaratık ona doğru yaklaşıyordu şimdi. İyice sokuldu yanına. Çocuk gözlerini kapamamak için bütün gücünü sarf ediyordu. Isırdığı dudağı kanamaya başlamıştı. Ama bu savaşı kazandı ve gözlerini yaratığın gözlerine dikti. Yaratık koltuğunun altındaki başı çocuğa uzattı. HEDİYE VERİYORDU ONA. Çocuk belli belirsiz geriledi kendisine uzatılan hediye karşısında. Yaratığın cehennem gibi yanan gözlerinde sanki bir kırılganlık, sanki bir mahzunluk belirip kayboldu. Bu anı kaçırmamıştı çocuk. Pişman oldu, gayriihtiyari vermiş olduğu tepkiye. Dostça davranmaya çalışıyordu yaratık. Ellerini uzatıp kanlı kafayı kavradı.
“Te- teşekkür ederim!” dedi kekeleyerek.

Yaratık daha da sokuldu. Çocuk bir köpeğin başıymış gibi okşadı yaratığın başını. Onun tehlikeli ve sadık bir dostu vardı artık. Gülmeye başladı. Önce sessizce, aralıklarla… Sonra sesi iyice yükseldi. Kahkahalarla gülüyordu şimdi. Kahkahaları evin içini doldururken, bastırılmış öfkesi, nefreti yüreğini doldurmaya başladı. Hiçliğin rengi karaydı. Yüreği hiçliğin rengini alıyordu doldukça. Giderek kararıyordu. En sonunda kapkara, kapkaranlık bir yürek kaldı geriye.
Kahkahalar duyulmuyordu artık. Yaratık kaybolmuştu. Ama resme geri dönmemişti. Boş bir kağıt parçasıydı artık o resim. Yeni evine, karanlık bir yüreğe çekilmişti. Bekliyordu. Karanlıklar diyarına açılan bu kapının açılacağı zamana kadar, sessizce ve sabırla bekleyecekti.
Çocuğun iri, mavi gözlerinde bir kırmızılık yandı söndü. Cehennem bir an için gözlerinde belirmişti.

“Enişteciğim, halacığım sizin için geliyorum!”

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin