Pazar Öyküleri, yeniden: Persona

Uzunca bir süredir ara verdiğimiz Ters Ninja Pazar Öyküleri geleneğimize Cansel Uygun imzalı güzel bir öyküyle yeniden start veriyoruz.

Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey, taktığı maskenin yüzüne yapışmasıdır…

Belli belirsiz gülümsediler bana. Bu davranışlarının aslında samimiyetsizliklerinden ileri geldiğini biliyordum, ancak garip bir biçimde böyle durumlarda kendimi rahat ve güvenli hissediyordum. Bildiğim sularda… Onlara daha yakın olmak geldi içimden. Beni sevmeyen insanların, sevmediklerini bilerek yaşamak; sevdiklerini düşündüklerimin beni aslında sevmediklerini öğrenmekten daha kolaydı çünkü.

Bu nedenle komşularımla ilişkilerim iyiydi. Aslında ben ne komşuluk ilişkilerini benimsemiş, ne de herhangi bir komşusunu, sadece komşum olduğu için sevmiştim. Yan komşumuz olan Nesrin’i sevmemin nedeni buydu. Sabah ilk iş evi havalandırmak için perdeleri açıp, pencereleri araladığımı biliyordu. Her sabah, mahallenin en taze dedikodularını paylaşmak için beni seçerdi.
-N’aber? Sabah sabah temizlik mi yapıyorsun?
-Şu camdaki lekeyi sileyim dedim.
-Duydun mu?
-Neyi?
-Apartmana yeni taşınan kiracılar var ya?
-Kimler?
-Dört numaradakiler işte.
-Ha evet.
-Eve giren çıkan belli değil. Kocasını işe yolladıktan sonra kadın eve yabancı adamları atıyor.
-Sen mi gördün?
-Yok. Ben kendi gözlerimle görmedim. Ayten söyledi. Onun yalancısıyım.
-Hımm. Doğrudur belki de.
-Bence de doğru. O kadını pek gözüm tutmadı zaten. Pek havalı bir şey. Böyle garip… Ne yapıyorsun düşeceksin!
-Ha?!
-Uzanmasana o kadar. Ufacık lekeyi sileceğim diye uçacaktın aşağıya. Ay ödüm koptu!
-Ha. Olmaz bir şey. Neyse ben içeriye giriyorum. Hadi görüşürüz.

Bana bir pislikmişim gibi davranan patronumu sevmemin nedeni de buydu. Aciz ve saf olanlardan, yani bana benzeyen insanlardan koşarak kaçmam bundandı. Onlara kötü davranmamın nedeni buydu. Çünkü ben onlarda gerçek beni görüyordum. Diğerleriyle olarak istediğim kişi oluyordum.

Sabahın köründe uyanıp iki saatlik yol sonrasında vardığın iş yerimde (ne zaman benimsemiştim ki ben orayı) her zaman ki gibi günaydın diyerek oturdum masama. Diğerleri müzik dinliyorlardı. Kulaklıklarımı takıp ben de kendi müziğimi açtım. (Sizden farklıyım) Bir süre sonra, emlak sitelerinde yıllarca para biriktirsem bile alamayacağımı bildiğim lüks evlere bakarken patronum geldi. Hemen sayfayı kapatıp, işimin başına döndüm. Patron, hızlıca girdi bulunduğum odaya.

-Günaydın arkadaşlar. Raporlar hazır mı?
-Hazır efendim. (Ya dört beş yaşlarında bir kız çocuğu unutmuşlar ofiste ya da gerçekten bu ses benden çıktı)
Raporları patrona uzatırken gülümsedim. Sizi seviyorum, gülümsemesiydi bu. Ama bana kendimi her an dünyanın en işe yaramaz elemanıymış gibi hissettiren, dahası her allahın günü maddi gücünü büyük bir özgüvenle üzerindeki pahalı kıyafetlerle, kullandığı lüks otomobiliyle, hiçbir zaman kirlenmeyen ayakkabılarıyla gösteren bu adamı seviyor gibi davranıyordum. Onun içtiği sigaradan içebilmek istiyordum. Sadece. Onun gibi olabilmek. Kendim olmamak.

Mesai bitimine doğru binanın arka balkonunda buldum kendimi. Ofisten en sevdiğim arkadaşım Sevda’nın sesiyle irkildim.

-Napıyorsun burada?
-Sigara içiyorum.
-Kızım, üst üste yaktığın kaçıncı sigara bu! Tıkanacaksın.
-Olmaz bir şey!
-Seni çağırıyorlar içerden.
-Tamam geliyorum.

Belki de herkes benim gibi olsa kendimi sevebilecektim, ancak herkes benim gibi değildi. Lüks evleri vardı insanların. Evleri vardı her şeyden önce. Sonra otomobilleri. Benzinlerini fulleyecek paraları. Bense hiçbir şeye sahip değildim. İnsanlar tatile çıkıyorlardı. Yurtdışına, güneye, batıya; bense yaz kış çalışıyordum. Tatil iznimi kullandığımda evimde oturuyordum. İş arkadaşlarım tatilimin nasıl geçtiğini sorduğunda, Antalya’ya, Çeşme’ye gittiğimi söylüyordum. Kötü oldu oralar. Kalabalıklaştı. En iyisi evde dinlenmek. Evet. Evet.

Kendinden kötü durumda olan insanları örnek gösterip, halimiz vaktimiz yerinde çok şükür, aç değiliz açıkta değiliz, diyenlere gülüyordum. Böyle düşünen insanlar acizdi. Hangi devirde yaşadıklarını zannediyorlar ki. Bu kafayla o acıdıkları insanlara benzemeleri an meselesiydi. Kendilerini rahatlatabilmek için ettikleri bu telkinlere aslında kendileri dahil kimse gerçekten inanmıyordu. Temcit pilavı gibi aynı şeyleri söylüyorlardı. Temcit pilavı. Dilimi değiştirmeliydim. Bu deyişleri ezberlemiştim.

Marketten peynir alırken, sırada benim önümde duran adamın davranışlarını izliyordum. Göz ucuyla onun el ve kol hareketlerini ezberliyordum. Peyniri seçerken ki ses tonu, kendine olan güveni, iş bilirliği, söyledikleri. Görevlinin tadımlık verdiği peyniri nasıl tadıyor? İzliyordum. Her şeyini çalıyordum. Sıra bana geldiğinde,

-Yarım kilo şu yağlı beyaz peynirden, yarım kilo da şu izmir tulumdan alayım.
-Hemen hanımefendi. Tatmak ister misiniz?
-Evet, lütfen.
-Buyurun. Bıçağa dikkat edin…Keskindir… Hanımefendi ne yapıyorsunuz?
-Ha o mu olmaz bir şey.
-Nasıl olmaz? Boğazınıza kadar soktunuz bıçağı.
-Neyse tamam alayım ben siparişlerimi.

Sadakate dair, çoğu kişiye belki son derece ilkel, geleneksel, ‘eski moda’ gelebilecek düşüncelerim vardı. Ama ben bunları kendime bile itiraf edemiyordum. Tersine, sadakati sorguluyor, çoğu kez aşağılıyor; aldatmaya dair yeni tanımlar yapıyor, kendimi rahatlatıyordum. Aldatmaktı asıl doğal olanı. Zaten, sadakat bir yalandı. Bana ihanet edenleri kendi içimde aklıyor; zaten doğru olanın ihanet etmek, yanlış olanın sadık kalmak olduğu düşüncesini benimsediğimi her fırsatta dile getiriyordum. Güçlü olmanın hayattan hiçbir şey beklememekten geçtiğini iddia ediyordum. Hayattan hiçbir şey beklemeyin, çünkü en sonunda varıp varabileceğimiz en uç nokta zaten hayal kırıklıklarıyla dolu bir hayat olacaktır, diyordum. Ben hiçbir şey beklemiyorum hayattan, diyordum. Bakın, ben erdim. Yine aynı şeyi yapıyorum. Kendime kötü davranarak, hayal kırıklıklarımdan, kızgınlıklarımdan kurtulmaya çalışıyorum. Tek derdim güçlü görünmek. Normal olmak.

– Beni seviyor musun?

Bir sor kendine. Gerçekten seviyor olsam, bana bu soruyu sormak zorunda kalır mıydın? Gözlerime bir bak. Ama gerçekten bak. Bakmak için değil, bir kere de görmek için bak. Seven bir kadının bakışlarımı sence bunlar?

– Cevap vermedin?
– Hıhı, seviyorum.
– Biliyorum canım. Ben de seni çok seviyorum.

Geri zekalı. Neyi biliyorsun ki? Aslında imreniyorum da sana. Nasıl da inandırıyorsun kendini bu yalana. Hissetmeyi, hissettirmeyi unutmuş bir insansın aslında. Avazım çıktığı kadar haykırmak istiyorum suratına. Ne hissediyorsun? Ne hissediyorsan gerçektir. Ne söylüyorsam yalandır. Hala öğrenemedin mi bunu? Sen de beni sevmedin hiç. Alıştın bana sadece. Yalnızdın. Çırılçıplak bir adamdın. Örtünmek için beni kullandın. Yalnızlık, utanılacak bir şeydi senin için. Utandığın şeyi benim varlığımla kapattın. Maskeledin. İlk aşkını hala unutamadım. Anlamıyorum mu sanıyorsun? Geceleri sessizce onun adını sayıkladığını bilmiyorum mu sanıyorsun? Sana neden bu kadar yabancı olduğumu bir kez olsun sor kendine? Ama soramazsın ki… Senin kendinle yüzleşmeye cesaretin yok. Hiçbir zaman da olmadı. Hani ben bunları düşünüyorum ya. Sana salatayı uzatırken, sen büyük ihtimalle bir iki saat sonra başlayacak derbi maçını düşünüyorsundur.

-Fasulye tuzsuz olmuş.

Çünkü benim bu evde ki tek işlevim yemeğin tuzunu ayarlamaya çalışmak sana göre.

Şu an eminim ki, iş yerindeki bilmem kim beyin terfisini kıskanıyorsun. O terfiyi sen almış olsaydın fasulyeden bahaneler üretmezdin. Kendi komplekslerini düğümlemen, onları bir sorun yumağı haline getirip kucağıma bırakman alışık olmadığım bir şey değil. Tipik sen davranışı bu. Anlıyorum. Maalesef anlıyorum. Senin ev dediğin bu kafeste mutfaktan, banyoya, yatak odasından salona oradan balkona dönenmeme, kendimi zavallı bir hayvan gibi hissetmeme neden oluyorsun. Boğuluyorum senin yanında. Ama sen bunu hiçbir zaman bilemeyeceksin.

-Acı biberi uzatsana.

Şimdi de bilmem kim hanıma mini eteğini, onun o incecik bacaklarını düşlüyorsun. Biliyorum ben seni. Sen çok uzun süredir, benden başka her şey hakkında düşünüyorsun. Aldatıyorsun yıllardır. Şimdi sorsam sana, hayatındaki en önemli şeyin beraberliğimiz olduğunu söylersin, ancak yarın işsiz kalsam, ya da kumarda evimizi falan kaybetsem arkana bakmadan kaçarsın benden. Sen beni değil, ideal olan benle olma düşüncesini seviyorsun. Modern ve evli bir adam olma düşüncesini seviyorsun. Doğmamış çocuğunu tenis kursuna yazdırma düşüncesini seviyorsun. İşsiz arkadaşlarına hava atmayı seviyorsun. Güçlü görünmeyi seviyorsun. Avazım çıktığı bağırmak istiyorum. Tüm bunları haykırmak istiyorum yüzüne. Pilavı uzatıyorum onun yerine.

-Pilav?
-Alırım…Canım öyle tutmasana. Tencere sıcaktır.
-Değil.
-Ha, bir de dizin falan yok değil mi bugün? Dokuzda maç var da.
-Yok. İzle sen. Benim işim var zaten.
-Yazı çizi işlerimi yine? Ne yazıyorsun o deftere saatlerce? Bak, alıp okuyacağım bir gün.

Sofrayı toplayıp, çalışma odasına geçiyorum. Sabırsızlıkla bilgisayarı açıyorum. Bembeyaz bir word sayfası. İlk cümlem şu oluyor:

Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey, taktığı maskenin yüzüne yapışmasıdır…

Cansel Uygun kimdir?

1985 İzmir doğumlu. Tevfik Fikret Lisesi’nde orta öğrenimini, Bornova Anadolu Lisesi’nde lise öğrenimini tamamladı. Bir süredir İstanbul’da yaşamakta. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunu. Marx ve Marksist teorisyenler, yabancılaşma, toplumsal mücadeleler, Türkiye yakın tarihi, kadın çalışmaları, toplum ve sinema, edebiyat sosyolojisi akademik ilgi alanları. Çeşitli akademik dergilerde makaleleri yayımlandı. Metin yazarlığı, çevirmenlik ve dergicilik yaptı. Senaryo yazarlığıyla ilgili eğitim aldı. Bir kültür sanat dergisinde köşe yazarlığı yaptı. Fransızca ve İngilizce biliyor. Sinema yazarlığı yapıyor, belgesel çekiyor. Uzun süredir öykü yazmakta. Öyküleri yaklaşık bir senedir internet ortamında ve çeşitli dergilerde yayımlanmaktadır.
Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin