BİZİ TAKİP ET...

Sitede ara...

Precious: Based on the Novel Push by Sapphire -adı üstünde- Amerikalı yazar Sapphire'in bir romanına dayanan, Geoffrey Fletcher'in senaryosunu yazdığı, Lee Daniels'in de yönettiği, insan denen hayvanın, en 'hayvani' tarafını gösterirken, seyircisinin içini kanırta kanırta acıtan; 'belgesel' sertliğindeki yapısı suratına bir tokat gibi çarpan -bencileyin- hassas bünyeleri de allak bullak olmuş bi halde sinema çıkışına bırakan, mükemmel bir film..

Olağan Mevzular

Precious: Acı Bir Hayat Öyküsü

Precious: Based on the Novel Push by Sapphire -adı üstünde- Amerikalı yazar Sapphire’in bir romanına dayanan, Geoffrey Fletcher’in senaryosunu yazdığı, Lee Daniels’in de yönettiği, insan denen hayvanın, en ‘hayvani’ tarafını gösterirken, seyircisinin içini kanırta kanırta acıtan; ‘belgesel’ sertliğindeki yapısı suratına bir tokat gibi çarpan -bencileyin- hassas bünyeleri de allak bullak olmuş bi halde sinema çıkışına bırakan, mükemmel bir film..

Mükemmel bir Semih Kaplanoğlu eseri olan Meleğin Düşüşü‘nü, bir kez daha, en son bi kaç gün önce, sigara sahneleri binbir çiçekle sansürlenmiş olarak, televizyonda izlemeye mecbur kaldım.. (Bu neyin mecburiyeti ayol? Derseniz eğer.. Ben de: Yönetmenin diğer filmlerinde de olduğu gibi, seyirci olarak kendinizi onun eserlerinin içine bi şekilde atabilirseniz, bitene kadar kopabilmeniz imkansız gibi bi şeydir.. derim)

Numan Serteli

O filmde de değinilen, sakıncası gayet bol, acısı ise -çok açık ki- tarif edilemez bir sosyal yaraya sözü getirebilmek derdindeyim şu an, sayın seyirciler!. Yani, ensest denilen, aile içi ve memnu cinsel ilişkilere..

Tabu olması ve öylece de kalmasında -toplumca- fayda umulan, böyle olmasının nedenleri de muhtelif olan, bu çok acı ama gerçek olayın en yaygın görünen şekli, baba ile kızı arasında yaşananlar olsa gerek..

İçinde her geçen gün devası namümkün bir yara gibi büyüttüğü, baba tacizlerine katlanmak zorunda kalan, bir melek kadar saf Zeynep kızımızın, Kaplanoğlu tarafından -anlaşılır fakat çok da belirgin olmayan bir üslupla- anlatılan sessiz ve lirik hikayesine karşılık olarak; en az onun kadar temiz ve iyi yürekli bir siyahi kız olan Precious’ın, taa ABD’den yükselerek gelen yürek yakıcı feryatları, öyle çarpıcı bir gerçeklikle ortaya konuyor ki dayanma noktasını zorlayan bu gelişmeler karşısında dişlerini sıkmaktan adamın çenesi kilitleniyor nitekim..

Cehennemin Çıkış Kapısını Görebilmek

Henüz 16 yaşında, kabaca şişko, kibarca obez diyebileceğimiz bir genç kız olan Claireece Precious Jones, meşhur ‘korku verici’ unvanını son zamanlarda Bronx’a kaptırmış gibi görünen Harlem’deki bir evde (Ya da bir Cehennem çukuru!) babası (Şeytan’ın ta kendisi!) ve annesiyle (Bol kıllı dişi Zebani!) birlikte yaşamaktadır.. (Yaşamak. Tabii ki lafın gelişi!)

İğdiş edilesi azgınlıkta bir hayvan olan babası tarafından (Hem de annenin gözü önünde) sürekli tecavüze uğrayan Precious’un bu ‘gerçek’ kabusundan, biri ninesinin baktığı, mongolizm hastası, diğeri de karnında taşıdığı iki bebek peyda olmuştur..

Kendisi yerine kızını tercih eden bu pis herifi kıskanma becerisi de gösterebilen annesinin, maddi ve manevi şiddetine de maruz kalan Precious (Gabourey Sidibe), okula gitmesine ve de bunca yaşa gelmesine rağmen hâlâ okuma-yazma bilmemektedir..

Sözde evi olacak cehennemde çektiklerine, aşırı kilosu ve kadın oluşu nedeniyle, sokakta karşılaştığı aşağılanmalar da eklenince, bütün bu şiddet içeren etkenlere karşı o da kendince, savunma mekanizmaları geliştirmiştir..

Tecavüzler dahil, maruz kaldığı her türlü şiddette ya da her içi sıkıldığında -kendine özel- hayal sinemasının perdesine, mutluluğun zirvesindeki bambaşka bir hayatı sürdüren görüntülerini yansıtabilen ‘yaralı kız’: O dünyasında, yakışıklı ve iyi kalpli öğretmenini kendine koca yapmakta herhangi bir sakınca görmezken; her haliyle ‘sahneyi dolduran’ şaşaalı bir ‘pop star’ olarak, ünlü olmanın keyfini alabildiğine çıkarmakta; hatta, aynaya bakarken, kendisini orada sarışın, incecik bir kız olarak dahi görebilmektedir..

Bu arada, kafası kızdığı ve kendini güçlü hissettiği zamanlarda -oldukça manidar olarak- çevresindeki bazı zayıf kişilere, gördüğü şiddet kadar sert olmasa da ‘kafa göz’ giriştiği de aynıyla vakidir..

Sınıfın en arka sırasında oturarak, sadece hayaller kuran, hemen hemen de hiç konuşmayan kızımızın, matematiksel zekasının pırıltısı dikkat çekiyor olsa da, daha alfabenin başında patinaj yapmakta olan öğrenim düzeyi, hiç de parlak değildir.. Üstelik, yine hamile olduğu anlaşıldığında, eline tasdikname verilip de okuldan gönderilmesi fazla gecikmez..

İşin tuhafı, bu atılma olayı onun için çok daha hayırlı olmuştur.. Görünen o ki bizim Hababam Sınıfı‘nın yanında askeri okul gibi kalan, o ipini koparmışların okulunda bi on yıl daha geçirse bile, kızın, İngilizce’de a’dan b’ye geçmesi imkansız gibidir..

Cadaloz annesi Mary (Mo’Nique)’nin tüm karşı çıkmalarına karşın, okul müdüranımının ısrarlı tutumu sonucunda Precious, ‘Each One, Teach One’ adlı özel bir eğitim programına katılır..

Bu ‘alternatif’ okulda -bi şekilde- kendine benzeyen, normal eğitim alamamış, sorunlu ama hayattan da umudunu kesmemiş genç kızlarla beraber olacaktır..

Hem bu umut birliği, hem de burada çalışan idealist öğretmen ve danışmanların da çabasıyla ‘kadersiz’ kızımızın -en azından- doğuşuyla birlikte içine düşüverdiği o cehennemin çıkış kapısını görebilmesi bile çok önemli olup, pek duyarlı biz seyircilerin de tek dileği budur..

Paula Patton’ın Adamın İçine İşleyen Bakışları

Precious: Based on the Novel Push by Sapphire -adı üstünde- Amerikalı yazar Sapphire‘in bir romanına dayanan, Geoffrey Fletcher‘in senaryosunu yazdığı, Lee Daniels‘in de yönettiği, insan denen hayvanın, en ‘hayvani’ tarafını gösterirken, seyircisinin içini kanırta kanırta acıtan; ‘belgesel’ sertliğindeki yapısı suratına bir tokat gibi çarpan -bencileyin- hassas bünyeleri de allak bullak olmuş bi halde sinema çıkışına bırakan, mükemmel bir film..

‘Adamı isyan ettiren’ bu sertliğin, araya serpiştirilen komik durumlar ve Precious’ın neşeli hayalleriyle yumuşatılmaya çalışılmasının (Bu ilk bakışta aklıma gelen bir yargı.. Elbette doğru da olmayabilir) fazla işe yaradığı pek söylenemez.. Şahsen ben -çok istediğim halde- o ağır genel atmosferden kurtulup da bunların hiç birine doğru dürüst gülemedim doğrusu..

Bilakis, peşpeşe gelen ve filmin tansiyonunu bir aşağı, bir yukarı sürekli değiştiren bu kurgunun, mevcut gerilimi -sanılanın aksine- daha da etkin hale getirdiğini söylemek dahi mümkün..

Kenar mahalle okulları ve oraların problemli çocukları ve de onlara yardımcı olmaya çalışan idealist öğretmenleri açısından vaziyete bakacak olursak eğer, benzerlerini çok gördüğümüz bu filmin fazlaca yeni bi şeyler söylemediği ortada.. Ancak, hem -Precious başta olmak üzre- kahramanların fazlasıyla kendilerine has ve gerçek olmaları; hem de mevzuya ve tüm oyuncu kadrosuna hakimiyeti kusursuz görünen yönetmenin üstün performansı, bu filmi emsallerinden farklı kılıyor..

Oyuncular demişken, nefes kesici tiratlar atan ve bu arada Oscar’ı da kapan Mo’Nique kadar Gabourey Sidibe de çok iyiydi.. Bu hususta asıl sürprizi yapan, oyunculuğuyla beni oldukça şaşırtan, ‘Each One Teach One’ görevlisi rolündeki Mariah Carey idi..

O da değil de asıl ben, öğretmen Blu Rain rolündeki Paula Patton‘ın oyunculuğuna ayrı, güzelliğine ve insanın içine işleyen bakışlarına ayrı hayran oldum diyebilirim.. Vesselam!

Bu filme olan tek itiraz, bir filmin nasıl yapıldığından daha çok, senaryonun ne anlattığına odaklanan, biraz da feminist tarafı ağır basan kesimlerden gelebilir deyu düşünüyorum.. Bu durumda, ziyadesiyle gerçekçi olan senaryoya yönelik karşı çıkış büyük ihtimal şöyle olacaktır: “Precious, neden bu kendisine yapılanlara karşı çıkmıyor da tevekkülle boyun eğiyor?. Dur! diyerek ayağa kalkacağı yerde, hayallere dalıp, gerçeklerden kaçmayı tercih ediyor?”

Buna cevap olarak yazar ya da yönetmen ne der bilemem ama benim naçizane yanıtım şudur: Öncelikle, olayın geçtiği tarihin seksenli yıllar olmasının göz önüne alınması gerekmektedir.. Biir.. Ayrıca ve en önemli olarak, kahramanların kişiliklerinden ve mevcut psikolojik durumundan, dahil oldukları sosyal katmana kadar farklı unsurların, gösterilebilecek tepkilerin şeklini ve şiddetini belirleyebileceğini hatırlamak da gerekir.. İkii..

Bu arada, dünyanın diğer yerlerini, bu hususta irdelemeye bile kalkışmadan ülkemize bakmak ve bu filmde anlatılanların günümüzde de bolca yaşandığını hatırlamak da o arkadaşlara bir başka alternatif yanıt olsa gerek diye de düşünüyorum..

Seyrettikten sonra oldukça uzun bir süre etkisinden çıkılamayan, her açıdan farklı ve kusursuz kotarılmış bir film olarak Acı Bir Hayat Öyküsü, bu hafta gösterime giren The Hurt Locker, Shutter Island, Crazy Heart gibi ‘ babaların’ arasında dahi kendine seyir önceliği tanınabilecek kalitede mükemmel bir yapım..

Fevkalade, 9!

İlginizi çekebilir...

Advertisement

tersninja.com (2008-2022)

  • Bizi takip et