Berlinale 2017: Return to Montauk

Sinema ve edebiyatın, resimden heykele hemen her sanat dalının onlarca, yüzlerce hatta binlerce kez ele aldığı aşkın bilinen bir yüzünü yeniden, kendi kelimeleriyle anlatıyor bizlere Alman yönetmen Volker Schlöndorff Return to Montauk.

Bir gönül yarasını, geçmişe sıkışıp kalamamış, şimdiye kadar varlığını sürdürmüş bir aşkı, bir pişmanlığı konu alan film, Max Zorn (Stellan Skarsgärd) adlı bir yazarın okuma seansıyla başlıyor. Kendi hayatını anlattığı yeni romanının tanıtımı için New York’a gelen Max kitabında hayatındaki en büyük pişmanlığından, sevdiği kadını bırakıp gitmiş olmanın kendinde bıraktığı derin hitsen bahsediyor. Kitap tanıtımıyla geçecek yoğun haftanın ilk gününde ise geçmişten eski dostu Walter (Niels Arestrup) ile karşılaşıyor ve kalbinin ücra bir köşesine ittiği aşk yeniden aklını kurcalamaya başlıyor. Artık kendi hayatı olan Rebecca’nın (Nian Hoss) peşine düşen Max, şimdi başka bir kadını seviyor olmasına karşın kalbinden söküp atamadığı Rebecca’dan vazgeçemiyor. Max’in ısrarı karşısında Rebecca ise yelkenleri suya indirip Montauk’a yapacağı yolculukta kendisine eşlik etmesi için onu da çağırmaya karar veriyor. Birkaç saat olarak başlayan bütün bir hafta sonu süren bu maceranın sonunda ise Max, acı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyor.

Volker Schlöndorff daha önce onlarca kez dinlediğimiz, onlarca kez izlediğimiz bir hikayeyi anlatıyor bizlere Return to Montauk’ta. Bir adamın pişmanlığını konu alan hikaye sonunda ise bizlere aynı filmin başındaki altında olduğu gibi pişmanlıklardan geri dönülemeyeceğini söylüyor. Zira daha sonra öğreneceğimiz nedenlerden ötürü Rebecca’yla olan mutlu ilişkisini sonlandıran, daha doğrusu bu ilişkiyi karşılıklı olarak bitirmek için onu da bir anlamda zorlayan Max, aralarında yaşananlara rağmen iyisiyle kötüsüyle artık yeni tercihler yaptıkları ve yapmadıkları tercihlerin pişmanlığından kurtulamayacağını öğreniyor.

Hikayeyi karmaşıklaştırmaya çalışmayan, araya sıkıştırdığı alıntılar ve tespitlerle filme düşünsel bir boyut kazandırmayı başaran Schlöndorff’un yanı sıra özellikle Rebecca’ya hayat veren Nina Hoss’un performansı dikkat çekiyor. Alışık olduğumuz üzere klasik anlamdaki bir mutlu sonla bitmeyen Return to Montauk ne olup biteceğini tahmin etmekte zorlanmayan izleyiciyi yakalamakta hiç zorluk çekmiyor. Aşka ve hayata olgun bir bakış açısıyla yaklaşan film 67. Berlinale’nin en iyisi olamasa bile asla eskimeyen bir meseleyi olumlu anlamadaki bir basitlikle ele almayı başarıyor.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA