Sadık Yemni’den sinemasallar (4): Cepcepniler

Sadık YemniParalel Dünyalar

Çifte delik(Double Slits) deneyi kadar kuvantum tekinsizliğini açığa vuran ve paralel evrenlerin varlığını belli eden başka bir örnek mevcut değildir.
Fred Alan Wolf
Parallel Universes
The search for other worlds

“Babaanne sen ölüyor musun?”
Neriman altı yaşındaki torunu Arzu’ya sevgi ve özlemle bakarak gülümsedi. “Daha 63 yaşındayım, ama ruh kabım eskiyiverdi.”

“Kap eskiyince ölünür mü hep?”
“Şu ana kadar daima öyle olageldi kızım. Sen benim yaşıma geldiğinde daha genç duracak ve inşallah çok çok daha uzun yaşayacaksın.”
Beyaz elbise giymiş çıplak ayaklı kız kadının sağ elini tuttu. “Öldükten sonra seni bir daha hiç göremeyeceğim değil mi?”
Kadın küçük kızın gözlerindeki elem nedeniyle içi titreyerek, “Rüyalar ve…” dedi. “Ve de…
“Ama babaanne rüyalar yetmez ki.”
Neriman uzun zamandır aklında olan, bu sabahtan beri neredeyse elle tutulurluk kazanmış fikrin çekimini yeniden bütün gücüyle hissetti. Torunun gözleri dolmuştu. Ağlamak üzereydi.
“Arzu bak sana bir şey diyeceğim. Hatırlıyor musun, 3 yıl önce falandı. Senle beraber deniz kenarında gezinmekteydik. Eski Foça’da. Kocaman pırıl pırıl bir taş bulmuştuk. Alacalı bulacalı renkliydi. Diğerlerinden çok başkaydı.”
Küçük kızın gözleri hevesle parladı. “O taş. Kaybolan taş.”
“Evet. Nasıl kaybolmuştu?”
“Düşmüştü. Benim elimden. Sonra bulamadık.”
“Nereye düşmüştü?”
“Yere. Ayaklarımızın dibine. Kumların üstüne.”
“Niye bulamadık sence?”
Arzu düşünürken alnı hafifçe kırışmıştı. “Yok olmuştu. Şeytan aldı götürdü bulamadı getirdi demiştik. Yer yarılıp içine girmişti değil mi babaanne?”
Neriman içinde güçlenen umut ışığını kaybetmekten korkarak başını salladı. “Baban sana bir oyuncak ev almıştı. Geçen yıl. Beş yaşına basmıştın.”
“Çok seviyorum o evi hâlâ. İçinde her şey var. Sadece dizi film yok. Bir de okul yok.”
“Bir gün senle oynarken bir şey kaybolmuştu.”
“Evet. Sarı halı. Oturma odasının halısı.”
“Küçük evin bütün eşyalarını yeni yerleştirmiştik. Bakıyorduk vardı. Sonra gözümüzü kapattık açtık yoktu. Her yeri aradık yoktu.”
Küçük kızın kaybolan nesneleri gözlerinde kaybolan nesneleri düşünmekten ötürü dalgın bir bakış belirmişti. Neriman bu bakışı iyi tanıyordu. Gizemi hissediyor, ama henüz buna şaşma aşamasını yeterince güçlü yaşamıyordu. Uçan halılı, sihirli lambalı, cinli, perili, mutantlı, Xmenli çizgi filmler izlediği çağdaydı.
“Peki bodrumda ne kaybolmuştu bu kış?”
“Ütü. Eski ütü. Kablosu şeyliydi.”
“Kırçıllı.”
“Ondan işte, çok korkardım. Büyük bir tırtıl gibiydi. Babaanne o kaybolan şeyler nereye gidiyorlar?”
Neriman’ın da en çok merak ettiği soruydu bu. İçinde büyüyen yabanıl enerjinin gücünü hayra yormaya devam ederek, “Başka neler kaybolmuştu?” dedi. “Neleri hatırlıyorsun?”
Kız birkaç saniye düşündü. “Anahtar, musluk şeyi, annemin kırmızı şalı ve de…”
“Elma koçanı, bahçedeki günebakanlardan en uzunu.”
Kızın yüzünde ilk şaşkınlık ifadesi belirmişti. “Bu kaybolan şeyler nereye gidiyorlar babaanne?”
İnşallahvaristan’a diye düşünen kadın içini çekerek, “Şimdi sana bir şey daha soracağım, ama çok iyi düşün cevap vermeden önce,” dedi. “Tamam mı?”
Arzu sırrın çekiminde hevesle başını salladı. “Bu tür şeyler, kaybolmalar, hiç sen yalnızken ya da başkalarıyla beraberken oldu mu?”
Kız uzun uzun düşündü. Bir kez evet şu olmuştu diyecek gibi bir mimik yaptı, ama arkasını getirmedi.
“Hatırlamıyorum. Annemle, babamla, ya da arkadaşlarımla böyle şeyler olmuyor. Hiç olmuyor. Kaybolan şeyleri geriye buluyoruz.”
Daha önce de üzerine konuştukları bir konu olduğu için kızın aklının içindeki gezintisi kısa sürmüştü. “
“Bu şeyleri kim alıyor? Cepcepniler mi?”
Cepcepniler Neriman’ın uydurduğu küçük yaratıklardı. Şirinlerden bile küçük, ama karınca kadar güçlüydüler. Bunlar bu dünyadan tırtıkladıkları irili ufaklı şeyleri kendi dünyalarında depolarlardı. Çocuk iki yaşından beri onun bu doğaçlamayla uydurduğu masallarla büyümüştü. Şimdi Neriman ölmek üzereydi ve kendince çok önemli bir şey için Cepcepnilere’e acil gereksinimi vardı.

Neriman başıyla olumlayınca kız bilmiş bilmiş gülümsedi. “Bu şeyleri nereye koyuyorlar peki. Yeraltında değil. Gökte değil. Suda değil. Ve burnumuzun ucu kadar yakın.”
Neriman’ın onlarca defa yinelediği bir şeydi bu. Burnunun ucu kadar yakın, ama dokunulamayan yer. Neriman iki yıl önce emekli olana dek 39 yıl liselerde tarih öğretmenlik yapmıştı. Aklı fiziğe çok ermezdi, ama garip bir şekilde sırra kadem basan nesnelerin sayısının çokluğu nedeniyle kafasında bir model geliştirmişti. Cepcepni adını verdiği şeyler her neyse gerçekten vardılar ve sadece irili ufaklı nesneleri değil, düşüncelerinden, rüyalarından, kısacası belleğindeki çeyiz sandığından da apartmalar yapmaktaydı. İki kişinin gözünün önünde yiten giden bir şey bellek delikleriyle izah edilemezdi. Bunama bile toptan taşınma demek olabilirdi pekâlâ.

“Cepcepniler bu şeyleri neden geri vermiyorlar babanne? Hırsız mı onlar?”
“Tam değil. Bu şeyleri, nesneleri depolara koyuyorlar.”
“Niçin?”
“Yeni bir dünya kurmak için. Belki yani.”
“Bu dünya nerede peki?”
Küçük kız bunu derken sol elinin işaret parmağıyla burnunun ucuna dokunmuştu. Neriman umut soluyordu yeniden. İnce barsak kanseriydi. İki kez ameliyat geçirmişti. Şu anda metastas vardı. Doktor açıkça söylememişti, kendi bu hastalıktan ölen tanıdıklarından iyi bilmekteydi. Dört beş haftalık ömrü kalmıştı. Yirmi altı yıllık kocası Remzi bir sabah bu yatakta uyanamamıştı. Sabaha karşı kalbi duruvermişti çünkü. Adamın yarı aralık gözleriyle tavana bakışı belleğine kazınmıştı. Aradan geçen on üç yıla rağmen bütün berraklığıyla gözünün önündeydi. Şimdi sıra ondaydı. İki günde dört kez 250 miligram morfin alarak acıya dayanabilmekteydi. Neriman bugünün ilk morfin tabletini içmemişti. Aklının iyice başında olması gerekmekteydi. Vücudunun karın boşluğunda binlerce karınca yürüyormuş gibi bir duygu hissetmekteydi, ama değerdi. Balina karnı büyüklüğünde bir umudu vardı.
“Sana ilk kez iki ayna arasında kaç tane Arzu’nun olduğunu gösterdiğimi hatırla. En son iki ay kadar önce yaptık. Küçücük bir yerde ne çok Arzu ve babaanne vardı değil mi?”
Kız başını salladı. Gözleri yine dalmıştı. Aklı gizemin büyüklüğünü yeterince deşifre edemiyordu, ama derinlik başını döndürmekteydi. Sonsuzluğun tadını çok sevdiği vişneli dondurma gibi zihninin damağında hissediyordu.
“Öyle bir yer işte.”
Neriman torunuyla birlikte yaşadığı kaybolma vakalarını çocukken İhsan adlı ilkokul arkadaşıyla da yaşamıştı. Bilyeler, mendiller, kurutulmuş çiçekler, hatta eski bir şeyin üzerindeki pas tabakası bile kaybolur giderdi. İhsan’ın ailesi ilkokul sonrasında başka bir şehre taşınınca sırra kadem basma vakaları sonlanmıştı. Yıllar sonra torunuyla aynı durum tekrar başlayınca kadın İhsan’la yaşadığı şeylerin bir çocuk muhayilesinin ürünü olmadığını anlamıştı. Neydi peki? Yıllar önce seyrettiği Paralel Evrenler adlı bir belgesel aradığı cevaba avaz olmuştu. Eğer böyle bir şey gerçekten varsa. İki evrende de birer Neriman varsa yani. Belki her şey tıpa tıp buradaki gibi olmayabilirdi. Kusursuz bir tıpatıplığı bozan bir şeydi Cepcepniler. Bir şeyleri bir yerden diğerine geçiriyorlardı. Böyle bir trafik varsa, o zaman bir umut da vardı. Neriman belki de kullandığı morfinin etkisiyle Nil’e düşenin timsaha sarılması gibi sarılmıştı bu fikre, ama denemekle ne kaybederdi?
“Bak Arzu şimdi senden bir şey isteyeceğim. Beni çok iyi dinle. Şimdi bu gece yatağa gittiğinde uyumadan önce Cepcepniler’den bir şey iste.”
“Ne isteyeyim?”
“Onlara de ki, Cepcepni kardeşler, babaannemden bir şey alın ve götürün. Ama elbise değil. Eşya değil. Mesela Remzi dedenden hatıra kalan gümüş kakmalı çakmağım değil. Benim vücudumdan bir şey olsun. Küçük bir şey. Yüzümdeki kırışıklar, alnımdaki ben, tırnağım, saçımın bir teli…” Sol elinin içini gösterdi. “Avuç çizgileri gibi bir şey.”
“Alırlar mı ki babaanne?”
“Belki alırlar kızım. O zaman belki…”
Neriman kendini zorlayarak içini yakan isteği kelimelere dönüştürmedi. Bunu yaparsa hem ağlayacak, hem de şu anda billurlaşmış olan büyülü ortamı bozacaktı. İçini çekti ve küçük kıza baktı. Kendine çok benzeyen koyu kahverengi gözleri babaannesinin düşüncelerine endeksli bir uyumla parlamaktaydı.
“Sadece bu akşam değil. Hergün, aklına her gelişte düşün. Çok derin düşün ama. Söz mü?
Kız eğilip tuttuğu eli öptü. “Söz babaanneciğim.”
Neriman bir süredir tuttuğu gözyaşlarını engelleyemedi. Yüce yaratıcı Allah evrenin yasalarını çok boğumlu, çatallı, sayısız geçişli ve sınırsız katmanlı olarak teşkil etmişti. Umut vardı yani. Yoksa iki ayna arasına bu kadar görüntü sığar mıydı hiç?

                                    *

Neriman uykudan derinlerden yükselen bir şamandıra gibi yüzeye yaklaştıkça hızlanan bir şekilde sıyrıldı. Bir dizi kasvetli rüya görmüş ve ruhu daralmıştı. Ölüm döşeğinde yatıyordu. Kanser olmuştu. Saatleri sayılı durumdaydı. Belki bu bir yakın gelecek uyarısıydı. Gün ağarmıştı. Başucundaki dijital saate baktı. 7.03’dü. Bir pazar sabahı için erkendi henüz. Aklından hızla geçen flaşvari görüntüler nedeniyle başını çevirip sol taraftaki komodinin üzerine baktı. Yarısı dolu bir limon kolonyası şisesi ve mide asidini absorbe edici hap kutusu. Başka ilaç kutusu yoktu gördüğü düşte olduğu gibi. Rüyalardan fazla etkilenen bir tip değildi, ama kanserden ölüm döşeğinde yattığını, ziyaretçilerini, üzüntülü yüzlü kızını, kullandığı ilaçları, işemesi için sidik torbasına boru taktıklarını bütün ayrıntılarıyla hatırlayabilmekteydi. Örtündüğü yorganı çekip kokladı. Hastalık, çürümüşlük, ölümün yaklaşan adımları kokmuyordu. Hafiflemiş lavanta kokusu içini yeterince ferahlatmamaktaydı. Belki de yakında kanser olacak ve bu yatakta ölüp gidecekti. Kocası Remzi neredeyse on beş yıl önce bu yatakta geçirdiği kalp krizi nedeniyle ağaran günü görmeden ölmüştü. Sıra ondaydı şimdi. Birden rüyadaki yaşını hatırladı. Ziyaretçiler kendi aralarında fısıldaşmaktaydılar. Kendisini aldığı morfin haplarının etkisiyle kendinden geçmiş sanmaktaydılar besbelli.
“Altmış üçüne yeni basmıştı yazık.”
“Genç daha ayol. Bu zamanda.”
63 sözcüğü iki düzine ferahlık hapı gibiydi. Kader geriye doğru çalışmazdı. Emekli tarih öğretmeni Neriman Uzunçay dört ay beş gün önce 65 yaşına basmıştı. Ya yanlış hatırlıyorsa? Hayır. 63’tü. 63 demişlerdi. Peki bu kadar ayrıntı neydi Allahaşkına? Böyle başka bir rüya gördüğünü hiç hatırlamıyordu. Buluğ çağındayken, çocukken belki. Oda bu odaydı. Gelen ziyaretçilerin çoğu kendi gibi emekli öğretmen arkadaşlarıydı. Aralarında tanımadığı bir iki kişi vardı, ama bu düş senaryosu gereği de olabilirdi pekala.
Neriman tam yataktan kalkacağı sırada kapı açıldı. Gelen torunu Arzu’ydu. Gözleri biraz uykuluydu, ama heyecan ışımaktaydı.
“Babaanne, babaanne… Rüyamda seni gördüm.”
Neriman’ın içi cız etti. Hasta yatağında gördüm derse moralce yıkılacaktı. İki kişi aynı rüyayı eşzamanlı olarak boşuna görmezdi çünkü. Bu oluyorsa acil bir durum var demekti. Üç yıl önce genel bir sağlık testinden geçmişti. Safra kesesi teklemesi hariç hiçbir şeyi yoktu. Hapla idare edilebilen bir rahatsızlıktı.
“Ben çok büyümüştüm. Koskoca kız olmuştum. Boyum çok uzamıştı. Annemden daha uzundum. Evleniyordum. Düğünde sen lacivert bir elbise giymiştin. Çok yakışmıştı. En çok göze batan sendin. Sağa da baksam, sola da baksam seni o tarafta görüyordum. Bir ara yanıma geldin. Bana şey dedin. Ha biliyor musun… Kimle evleniyordum. Ethem’le.”
Ethem komşunun haşarı oğluydu. Arzu’yla aynı sınıftaydılar. Çok zeki ve yaramaz bir çocuktu.
“Ben büyüyünce Ethem’le evlenmek istemiyorum babaanne. Onun eşek şakalarını hiç sevmiyorum.”
Neriman başka bir şeyi merak etmekteydi. “Bu rüya kızım,” dedi sabırsızca. “Peki ne dedim sana?”
Kız heyecanla bu sahneyi unutmuş gibiydi. Arzu alnını kırıştırınca kadının içi titredi. Bu rüyada bir iş vardı. O sözcükleri duymak istiyordu.
“Hatırladım… Ben burada mıyım gerçekten dedin.”
“Orada mıydım peki?”
“Evet. Nereye baksam seni görüyordum.”
Neriman memnuniyetle gülümsedi. Torunuyla özel bir ilişkisi vardı. Bazen ikisi yalnızken ufak tefek eşyalar belirirdi çevrelerinde. Bir saç tokası, boş bir kibrit kutusu, bir taş parçası, eski bir ütü falan. Bir keresinde bahçede çimenlerin üzerinde kocaman bir ayçiçeği bulmuşlardı. Yeni kopartılmış gibi tazeydi. Nereden ve nasıl geldiği belli olmayan bu şeyleri bir kutuda biriktirirlerdi. Cepcepniler getiriyor derlerdi. Aralarında sırdı. Anlatsalar da kimse inanmazdı zaten. Neriman aynı şeyi Arzu yaşındayken İhsan adlı bir arkadaşıyla yaşamıştı. İkisi beraberken bir sürü şey bulurlardı. En büyük zevkleri boş çekmece açmaktı. Beş defa boşsa, altıncıda içinde bazen bir şey olurdu. Çoğu kez de olmazdı haliyle. Boşu boşuna aranır dururlardı. Neriman sonradan kızı 35 yaşında çocuk sahibi olunca Cepcepniler’i torununa öykü haline getirmişti. Sonra da torunuyla İhsan’la olduğu gibi aniden beliren nesneler bulmaya başlamışlardı. Bunlar neydi? Kim getiriyordu? Komşu dünyalar arasındaki posta bağlantısı mı vardı? Kesin bir fikri yoktu, ama bu sır torunuyla aralarındaki bağı çok kuvvetlendiren, sıradan hayatı sırlayan bir giz büklümü haline dönüşmüştü.
“Bu gece ben de bir rüya gördüm. Seninki gibi şey değildi.”
Kızın gözleri hayretle büyüyünce Neriman sözlerine devam etmedi.
“Babaanne. Alnında ne var öyle?”
Neriman elini alnına sürüp parmaklarının ucuna baktı. Kız bir lekeden söz ediyor sanmıştı.
“Kocaman bir ben.”
Neriman yataktan kalkarak dolabın aynasında yüzüne baktı. Alnında gerçekten bir ben vardı. Parmağıyla kazır gibi bir hareket yaptı. Gerçekti.
“Gece mi çıkmış babaanne. Bende de çıkar mı acaba?”
Neriman ağzı bir karış açık bene bir kez daha dokundu ve ‘Yaşayacağım, torunumun düğününü göreceğim.’ diye düşündü. Bu şu an için sabahın en önemli mesajıydı.Geri kalanları idrak etmek, sindirmek ve içselleştirmek için bayağı zaman vardı önünde. Birden aklına gelen diğer bir şeyle ağzı yine apışıklıkla aralandı.
“Gel Arzu senle bodruma gideceğiz.”
“Niçin babaanne?”
“Anlatıcam.”
Neriman hanım geceliğinin üstüne limon sarısı bir jile geçirip çocuğun elini tuttu. İkinci katın merdivenlerinen indiler. Kızıyla kocası sabah ondan önce kalkmazlardı.
Tombiş kedileri sarman divana kurulmuş yalanmaktaydı. Onları görünce miyavca bir şeyler söyledi ve divandan atlayarak yanlarına geldi. Üçü birlikte holden açılan merdivenlerden bodruma indiler.
Bu ev Neriman’ın baba eviydi. Eskiydi haliyle, ama bu zamanda şehrin neredeyse göbeğinde müstakil ve bahçeli bir evde oturmak büyük bir lükstü. Damadı bodrumu beş yıl kadar önce ciddi bir tamirden geçirdiği için eski salaş halinden sıyrılmıştı. Bahçeye bakan tarafta kendine bir hobi yeri inşa etmişti. Kibritlerden gemi maketleri yapmaktaydı. İki kez uluslararası ödül kazanacak kadar becerikliydi bu konuda. Böylece merdivenler artık gıcırdamıyor, üç ampul her yeri aydınlatıyor, toz ve küf kokmuyordu. Ama örümcekler her şeye rağmen kararlıydı. Ağlarını kurup sinek bekliyorlardı.
“Babaanne bende de ben çıkar mı? Bir sabah kalkınca. Şurda yanağımda çıksa bir tane. Anneminki gibi.”
“Belki çıkar.”
“Çok iyi olur. Buraya ne yapmaya geldik babaanne?”
Sarman basamakları önden inmiş yerleri koklamaya başlamıştı. Bodrumda eskiden fare vardı. Damadının sözleriyle etkin mücadele başarılı olmuş Sarman’ın en büyük hobisi elinden alınmıştı. Neriman köşede bir yerde duran eski makarna kutusunu işaret etti. “Kutunun içine bakıcaz kızım.”
“Cepcepniler’in kutusuna mı?”
“Evet.”
Haki renkli mukavva kutunun üstünde duran on beş yirmi kadar Virgül dergisini kaldırıp bir kenara koydu. Kutunun kapakları biraz tozlanmıştı. Torunuyla en son küçük mavi bir mum bulmuşlardı. Altı ay kadar önceydi. Kutuda şu ana kadar buldukları her şey yoktu. Bu şeyleri biriktirmeye iki yıl önce karar vermişlerdi.
Arzu merakla kutunun kapaklarını açınca babaanne ve torun bir şok dalgasıyla daha sarsıldılar. Kutu boştu. Kızı bu kutuya verdikleri önemi biliyordu. O böyle bir şey yapmazdı.
“Neden yoklar babaanne? Geriye mi almışlar?”
Neriman göğüs kafesinde ağır akışkan bir huşu macunu dolmuş gibi hissetmekteydi. Gözleri dolmuştu. Cepcepniler şu ana kadar getirdikleri şeyleri alıp gitmişler ve yerine alnına bir ben bırakmışlardı.
Neriman parmağının ucuyla alnındaki bene dokundu. “Bir şey getirdiler ve karşılığında bunları aldılar.”
Arzu sol elinin işaret parmağıyla kendi alnına dokundu. “Bende ne zaman ben çıkacak babaanne?”
Rüya kötücül değildi. Yaşayacağı ve torununun düğününü göreceği müjdelenmişti. Nişanesi de bu bendi.
Kadın elinin tersiyle gözlerini silerek içini çekti. “Bir gün ansızın olacak.” Dedi ve küçük kıza sımsıkı sarıldı. “Ansızın.”

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin