Sadık YemniParalel Dünyalar

Çifte delik(Double Slits) deneyi kadar kuvantum tekinsizliğini açığa vuran ve paralel evrenlerin varlığını belli eden başka bir örnek mevcut değildir.
Fred Alan Wolf
Parallel Universes
The search for other worlds

“Babaanne sen ölüyor musun?”
Neriman altı yaşındaki torunu Arzu’ya sevgi ve özlemle bakarak gülümsedi. “Daha 63 yaşındayım, ama ruh kabım eskiyiverdi.”

“Kap eskiyince ölünür mü hep?”
“Şu ana kadar daima öyle olageldi kızım. Sen benim yaşıma geldiğinde daha genç duracak ve inşallah çok çok daha uzun yaşayacaksın.”
Beyaz elbise giymiş çıplak ayaklı kız kadının sağ elini tuttu. “Öldükten sonra seni bir daha hiç göremeyeceğim değil mi?”
Kadın küçük kızın gözlerindeki elem nedeniyle içi titreyerek, “Rüyalar ve…” dedi. “Ve de…
“Ama babaanne rüyalar yetmez ki.”
Neriman uzun zamandır aklında olan, bu sabahtan beri neredeyse elle tutulurluk kazanmış fikrin çekimini yeniden bütün gücüyle hissetti. Torunun gözleri dolmuştu. Ağlamak üzereydi.
“Arzu bak sana bir şey diyeceğim. Hatırlıyor musun, 3 yıl önce falandı. Senle beraber deniz kenarında gezinmekteydik. Eski Foça’da. Kocaman pırıl pırıl bir taş bulmuştuk. Alacalı bulacalı renkliydi. Diğerlerinden çok başkaydı.”
Küçük kızın gözleri hevesle parladı. “O taş. Kaybolan taş.”
“Evet. Nasıl kaybolmuştu?”
“Düşmüştü. Benim elimden. Sonra bulamadık.”
“Nereye düşmüştü?”
“Yere. Ayaklarımızın dibine. Kumların üstüne.”
“Niye bulamadık sence?”
Arzu düşünürken alnı hafifçe kırışmıştı. “Yok olmuştu. Şeytan aldı götürdü bulamadı getirdi demiştik. Yer yarılıp içine girmişti değil mi babaanne?”
Neriman içinde güçlenen umut ışığını kaybetmekten korkarak başını salladı. “Baban sana bir oyuncak ev almıştı. Geçen yıl. Beş yaşına basmıştın.”
“Çok seviyorum o evi hâlâ. İçinde her şey var. Sadece dizi film yok. Bir de okul yok.”
“Bir gün senle oynarken bir şey kaybolmuştu.”
“Evet. Sarı halı. Oturma odasının halısı.”
“Küçük evin bütün eşyalarını yeni yerleştirmiştik. Bakıyorduk vardı. Sonra gözümüzü kapattık açtık yoktu. Her yeri aradık yoktu.”
Küçük kızın kaybolan nesneleri gözlerinde kaybolan nesneleri düşünmekten ötürü dalgın bir bakış belirmişti. Neriman bu bakışı iyi tanıyordu. Gizemi hissediyor, ama henüz buna şaşma aşamasını yeterince güçlü yaşamıyordu. Uçan halılı, sihirli lambalı, cinli, perili, mutantlı, Xmenli çizgi filmler izlediği çağdaydı.
“Peki bodrumda ne kaybolmuştu bu kış?”
“Ütü. Eski ütü. Kablosu şeyliydi.”
“Kırçıllı.”
“Ondan işte, çok korkardım. Büyük bir tırtıl gibiydi. Babaanne o kaybolan şeyler nereye gidiyorlar?”
Neriman’ın da en çok merak ettiği soruydu bu. İçinde büyüyen yabanıl enerjinin gücünü hayra yormaya devam ederek, “Başka neler kaybolmuştu?” dedi. “Neleri hatırlıyorsun?”
Kız birkaç saniye düşündü. “Anahtar, musluk şeyi, annemin kırmızı şalı ve de…”
“Elma koçanı, bahçedeki günebakanlardan en uzunu.”
Kızın yüzünde ilk şaşkınlık ifadesi belirmişti. “Bu kaybolan şeyler nereye gidiyorlar babaanne?”
İnşallahvaristan’a diye düşünen kadın içini çekerek, “Şimdi sana bir şey daha soracağım, ama çok iyi düşün cevap vermeden önce,” dedi. “Tamam mı?”
Arzu sırrın çekiminde hevesle başını salladı. “Bu tür şeyler, kaybolmalar, hiç sen yalnızken ya da başkalarıyla beraberken oldu mu?”
Kız uzun uzun düşündü. Bir kez evet şu olmuştu diyecek gibi bir mimik yaptı, ama arkasını getirmedi.
“Hatırlamıyorum. Annemle, babamla, ya da arkadaşlarımla böyle şeyler olmuyor. Hiç olmuyor. Kaybolan şeyleri geriye buluyoruz.”
Daha önce de üzerine konuştukları bir konu olduğu için kızın aklının içindeki gezintisi kısa sürmüştü. “
“Bu şeyleri kim alıyor? Cepcepniler mi?”
Cepcepniler Neriman’ın uydurduğu küçük yaratıklardı. Şirinlerden bile küçük, ama karınca kadar güçlüydüler. Bunlar bu dünyadan tırtıkladıkları irili ufaklı şeyleri kendi dünyalarında depolarlardı. Çocuk iki yaşından beri onun bu doğaçlamayla uydurduğu masallarla büyümüştü. Şimdi Neriman ölmek üzereydi ve kendince çok önemli bir şey için Cepcepnilere’e acil gereksinimi vardı.

Neriman başıyla olumlayınca kız bilmiş bilmiş gülümsedi. “Bu şeyleri nereye koyuyorlar peki. Yeraltında değil. Gökte değil. Suda değil. Ve burnumuzun ucu kadar yakın.”
Neriman’ın onlarca defa yinelediği bir şeydi bu. Burnunun ucu kadar yakın, ama dokunulamayan yer. Neriman iki yıl önce emekli olana dek 39 yıl liselerde tarih öğretmenlik yapmıştı. Aklı fiziğe çok ermezdi, ama garip bir şekilde sırra kadem basan nesnelerin sayısının çokluğu nedeniyle kafasında bir model geliştirmişti. Cepcepni adını verdiği şeyler her neyse gerçekten vardılar ve sadece irili ufaklı nesneleri değil, düşüncelerinden, rüyalarından, kısacası belleğindeki çeyiz sandığından da apartmalar yapmaktaydı. İki kişinin gözünün önünde yiten giden bir şey bellek delikleriyle izah edilemezdi. Bunama bile toptan taşınma demek olabilirdi pekâlâ.

“Cepcepniler bu şeyleri neden geri vermiyorlar babanne? Hırsız mı onlar?”
“Tam değil. Bu şeyleri, nesneleri depolara koyuyorlar.”
“Niçin?”
“Yeni bir dünya kurmak için. Belki yani.”
“Bu dünya nerede peki?”
Küçük kız bunu derken sol elinin işaret parmağıyla burnunun ucuna dokunmuştu. Neriman umut soluyordu yeniden. İnce barsak kanseriydi. İki kez ameliyat geçirmişti. Şu anda metastas vardı. Doktor açıkça söylememişti, kendi bu hastalıktan ölen tanıdıklarından iyi bilmekteydi. Dört beş haftalık ömrü kalmıştı. Yirmi altı yıllık kocası Remzi bir sabah bu yatakta uyanamamıştı. Sabaha karşı kalbi duruvermişti çünkü. Adamın yarı aralık gözleriyle tavana bakışı belleğine kazınmıştı. Aradan geçen on üç yıla rağmen bütün berraklığıyla gözünün önündeydi. Şimdi sıra ondaydı. İki günde dört kez 250 miligram morfin alarak acıya dayanabilmekteydi. Neriman bugünün ilk morfin tabletini içmemişti. Aklının iyice başında olması gerekmekteydi. Vücudunun karın boşluğunda binlerce karınca yürüyormuş gibi bir duygu hissetmekteydi, ama değerdi. Balina karnı büyüklüğünde bir umudu vardı.
“Sana ilk kez iki ayna arasında kaç tane Arzu’nun olduğunu gösterdiğimi hatırla. En son iki ay kadar önce yaptık. Küçücük bir yerde ne çok Arzu ve babaanne vardı değil mi?”
Kız başını salladı. Gözleri yine dalmıştı. Aklı gizemin büyüklüğünü yeterince deşifre edemiyordu, ama derinlik başını döndürmekteydi. Sonsuzluğun tadını çok sevdiği vişneli dondurma gibi zihninin damağında hissediyordu.
“Öyle bir yer işte.”
Neriman torunuyla birlikte yaşadığı kaybolma vakalarını çocukken İhsan adlı ilkokul arkadaşıyla da yaşamıştı. Bilyeler, mendiller, kurutulmuş çiçekler, hatta eski bir şeyin üzerindeki pas tabakası bile kaybolur giderdi. İhsan’ın ailesi ilkokul sonrasında başka bir şehre taşınınca sırra kadem basma vakaları sonlanmıştı. Yıllar sonra torunuyla aynı durum tekrar başlayınca kadın İhsan’la yaşadığı şeylerin bir çocuk muhayilesinin ürünü olmadığını anlamıştı. Neydi peki? Yıllar önce seyrettiği Paralel Evrenler adlı bir belgesel aradığı cevaba avaz olmuştu. Eğer böyle bir şey gerçekten varsa. İki evrende de birer Neriman varsa yani. Belki her şey tıpa tıp buradaki gibi olmayabilirdi. Kusursuz bir tıpatıplığı bozan bir şeydi Cepcepniler. Bir şeyleri bir yerden diğerine geçiriyorlardı. Böyle bir trafik varsa, o zaman bir umut da vardı. Neriman belki de kullandığı morfinin etkisiyle Nil’e düşenin timsaha sarılması gibi sarılmıştı bu fikre, ama denemekle ne kaybederdi?
“Bak Arzu şimdi senden bir şey isteyeceğim. Beni çok iyi dinle. Şimdi bu gece yatağa gittiğinde uyumadan önce Cepcepniler’den bir şey iste.”
“Ne isteyeyim?”
“Onlara de ki, Cepcepni kardeşler, babaannemden bir şey alın ve götürün. Ama elbise değil. Eşya değil. Mesela Remzi dedenden hatıra kalan gümüş kakmalı çakmağım değil. Benim vücudumdan bir şey olsun. Küçük bir şey. Yüzümdeki kırışıklar, alnımdaki ben, tırnağım, saçımın bir teli…” Sol elinin içini gösterdi. “Avuç çizgileri gibi bir şey.”
“Alırlar mı ki babaanne?”
“Belki alırlar kızım. O zaman belki…”
Neriman kendini zorlayarak içini yakan isteği kelimelere dönüştürmedi. Bunu yaparsa hem ağlayacak, hem de şu anda billurlaşmış olan büyülü ortamı bozacaktı. İçini çekti ve küçük kıza baktı. Kendine çok benzeyen koyu kahverengi gözleri babaannesinin düşüncelerine endeksli bir uyumla parlamaktaydı.
“Sadece bu akşam değil. Hergün, aklına her gelişte düşün. Çok derin düşün ama. Söz mü?
Kız eğilip tuttuğu eli öptü. “Söz babaanneciğim.”
Neriman bir süredir tuttuğu gözyaşlarını engelleyemedi. Yüce yaratıcı Allah evrenin yasalarını çok boğumlu, çatallı, sayısız geçişli ve sınırsız katmanlı olarak teşkil etmişti. Umut vardı yani. Yoksa iki ayna arasına bu kadar görüntü sığar mıydı hiç?

                                    *

Neriman uykudan derinlerden yükselen bir şamandıra gibi yüzeye yaklaştıkça hızlanan bir şekilde sıyrıldı. Bir dizi kasvetli rüya görmüş ve ruhu daralmıştı. Ölüm döşeğinde yatıyordu. Kanser olmuştu. Saatleri sayılı durumdaydı. Belki bu bir yakın gelecek uyarısıydı. Gün ağarmıştı. Başucundaki dijital saate baktı. 7.03’dü. Bir pazar sabahı için erkendi henüz. Aklından hızla geçen flaşvari görüntüler nedeniyle başını çevirip sol taraftaki komodinin üzerine baktı. Yarısı dolu bir limon kolonyası şisesi ve mide asidini absorbe edici hap kutusu. Başka ilaç kutusu yoktu gördüğü düşte olduğu gibi. Rüyalardan fazla etkilenen bir tip değildi, ama kanserden ölüm döşeğinde yattığını, ziyaretçilerini, üzüntülü yüzlü kızını, kullandığı ilaçları, işemesi için sidik torbasına boru taktıklarını bütün ayrıntılarıyla hatırlayabilmekteydi. Örtündüğü yorganı çekip kokladı. Hastalık, çürümüşlük, ölümün yaklaşan adımları kokmuyordu. Hafiflemiş lavanta kokusu içini yeterince ferahlatmamaktaydı. Belki de yakında kanser olacak ve bu yatakta ölüp gidecekti. Kocası Remzi neredeyse on beş yıl önce bu yatakta geçirdiği kalp krizi nedeniyle ağaran günü görmeden ölmüştü. Sıra ondaydı şimdi. Birden rüyadaki yaşını hatırladı. Ziyaretçiler kendi aralarında fısıldaşmaktaydılar. Kendisini aldığı morfin haplarının etkisiyle kendinden geçmiş sanmaktaydılar besbelli.
“Altmış üçüne yeni basmıştı yazık.”
“Genç daha ayol. Bu zamanda.”
63 sözcüğü iki düzine ferahlık hapı gibiydi. Kader geriye doğru çalışmazdı. Emekli tarih öğretmeni Neriman Uzunçay dört ay beş gün önce 65 yaşına basmıştı. Ya yanlış hatırlıyorsa? Hayır. 63’tü. 63 demişlerdi. Peki bu kadar ayrıntı neydi Allahaşkına? Böyle başka bir rüya gördüğünü hiç hatırlamıyordu. Buluğ çağındayken, çocukken belki. Oda bu odaydı. Gelen ziyaretçilerin çoğu kendi gibi emekli öğretmen arkadaşlarıydı. Aralarında tanımadığı bir iki kişi vardı, ama bu düş senaryosu gereği de olabilirdi pekala.
Neriman tam yataktan kalkacağı sırada kapı açıldı. Gelen torunu Arzu’ydu. Gözleri biraz uykuluydu, ama heyecan ışımaktaydı.
“Babaanne, babaanne… Rüyamda seni gördüm.”
Neriman’ın içi cız etti. Hasta yatağında gördüm derse moralce yıkılacaktı. İki kişi aynı rüyayı eşzamanlı olarak boşuna görmezdi çünkü. Bu oluyorsa acil bir durum var demekti. Üç yıl önce genel bir sağlık testinden geçmişti. Safra kesesi teklemesi hariç hiçbir şeyi yoktu. Hapla idare edilebilen bir rahatsızlıktı.
“Ben çok büyümüştüm. Koskoca kız olmuştum. Boyum çok uzamıştı. Annemden daha uzundum. Evleniyordum. Düğünde sen lacivert bir elbise giymiştin. Çok yakışmıştı. En çok göze batan sendin. Sağa da baksam, sola da baksam seni o tarafta görüyordum. Bir ara yanıma geldin. Bana şey dedin. Ha biliyor musun… Kimle evleniyordum. Ethem’le.”
Ethem komşunun haşarı oğluydu. Arzu’yla aynı sınıftaydılar. Çok zeki ve yaramaz bir çocuktu.
“Ben büyüyünce Ethem’le evlenmek istemiyorum babaanne. Onun eşek şakalarını hiç sevmiyorum.”
Neriman başka bir şeyi merak etmekteydi. “Bu rüya kızım,” dedi sabırsızca. “Peki ne dedim sana?”
Kız heyecanla bu sahneyi unutmuş gibiydi. Arzu alnını kırıştırınca kadının içi titredi. Bu rüyada bir iş vardı. O sözcükleri duymak istiyordu.
“Hatırladım… Ben burada mıyım gerçekten dedin.”
“Orada mıydım peki?”
“Evet. Nereye baksam seni görüyordum.”
Neriman memnuniyetle gülümsedi. Torunuyla özel bir ilişkisi vardı. Bazen ikisi yalnızken ufak tefek eşyalar belirirdi çevrelerinde. Bir saç tokası, boş bir kibrit kutusu, bir taş parçası, eski bir ütü falan. Bir keresinde bahçede çimenlerin üzerinde kocaman bir ayçiçeği bulmuşlardı. Yeni kopartılmış gibi tazeydi. Nereden ve nasıl geldiği belli olmayan bu şeyleri bir kutuda biriktirirlerdi. Cepcepniler getiriyor derlerdi. Aralarında sırdı. Anlatsalar da kimse inanmazdı zaten. Neriman aynı şeyi Arzu yaşındayken İhsan adlı bir arkadaşıyla yaşamıştı. İkisi beraberken bir sürü şey bulurlardı. En büyük zevkleri boş çekmece açmaktı. Beş defa boşsa, altıncıda içinde bazen bir şey olurdu. Çoğu kez de olmazdı haliyle. Boşu boşuna aranır dururlardı. Neriman sonradan kızı 35 yaşında çocuk sahibi olunca Cepcepniler’i torununa öykü haline getirmişti. Sonra da torunuyla İhsan’la olduğu gibi aniden beliren nesneler bulmaya başlamışlardı. Bunlar neydi? Kim getiriyordu? Komşu dünyalar arasındaki posta bağlantısı mı vardı? Kesin bir fikri yoktu, ama bu sır torunuyla aralarındaki bağı çok kuvvetlendiren, sıradan hayatı sırlayan bir giz büklümü haline dönüşmüştü.
“Bu gece ben de bir rüya gördüm. Seninki gibi şey değildi.”
Kızın gözleri hayretle büyüyünce Neriman sözlerine devam etmedi.
“Babaanne. Alnında ne var öyle?”
Neriman elini alnına sürüp parmaklarının ucuna baktı. Kız bir lekeden söz ediyor sanmıştı.
“Kocaman bir ben.”
Neriman yataktan kalkarak dolabın aynasında yüzüne baktı. Alnında gerçekten bir ben vardı. Parmağıyla kazır gibi bir hareket yaptı. Gerçekti.
“Gece mi çıkmış babaanne. Bende de çıkar mı acaba?”
Neriman ağzı bir karış açık bene bir kez daha dokundu ve ‘Yaşayacağım, torunumun düğününü göreceğim.’ diye düşündü. Bu şu an için sabahın en önemli mesajıydı.Geri kalanları idrak etmek, sindirmek ve içselleştirmek için bayağı zaman vardı önünde. Birden aklına gelen diğer bir şeyle ağzı yine apışıklıkla aralandı.
“Gel Arzu senle bodruma gideceğiz.”
“Niçin babaanne?”
“Anlatıcam.”
Neriman hanım geceliğinin üstüne limon sarısı bir jile geçirip çocuğun elini tuttu. İkinci katın merdivenlerinen indiler. Kızıyla kocası sabah ondan önce kalkmazlardı.
Tombiş kedileri sarman divana kurulmuş yalanmaktaydı. Onları görünce miyavca bir şeyler söyledi ve divandan atlayarak yanlarına geldi. Üçü birlikte holden açılan merdivenlerden bodruma indiler.
Bu ev Neriman’ın baba eviydi. Eskiydi haliyle, ama bu zamanda şehrin neredeyse göbeğinde müstakil ve bahçeli bir evde oturmak büyük bir lükstü. Damadı bodrumu beş yıl kadar önce ciddi bir tamirden geçirdiği için eski salaş halinden sıyrılmıştı. Bahçeye bakan tarafta kendine bir hobi yeri inşa etmişti. Kibritlerden gemi maketleri yapmaktaydı. İki kez uluslararası ödül kazanacak kadar becerikliydi bu konuda. Böylece merdivenler artık gıcırdamıyor, üç ampul her yeri aydınlatıyor, toz ve küf kokmuyordu. Ama örümcekler her şeye rağmen kararlıydı. Ağlarını kurup sinek bekliyorlardı.
“Babaanne bende de ben çıkar mı? Bir sabah kalkınca. Şurda yanağımda çıksa bir tane. Anneminki gibi.”
“Belki çıkar.”
“Çok iyi olur. Buraya ne yapmaya geldik babaanne?”
Sarman basamakları önden inmiş yerleri koklamaya başlamıştı. Bodrumda eskiden fare vardı. Damadının sözleriyle etkin mücadele başarılı olmuş Sarman’ın en büyük hobisi elinden alınmıştı. Neriman köşede bir yerde duran eski makarna kutusunu işaret etti. “Kutunun içine bakıcaz kızım.”
“Cepcepniler’in kutusuna mı?”
“Evet.”
Haki renkli mukavva kutunun üstünde duran on beş yirmi kadar Virgül dergisini kaldırıp bir kenara koydu. Kutunun kapakları biraz tozlanmıştı. Torunuyla en son küçük mavi bir mum bulmuşlardı. Altı ay kadar önceydi. Kutuda şu ana kadar buldukları her şey yoktu. Bu şeyleri biriktirmeye iki yıl önce karar vermişlerdi.
Arzu merakla kutunun kapaklarını açınca babaanne ve torun bir şok dalgasıyla daha sarsıldılar. Kutu boştu. Kızı bu kutuya verdikleri önemi biliyordu. O böyle bir şey yapmazdı.
“Neden yoklar babaanne? Geriye mi almışlar?”
Neriman göğüs kafesinde ağır akışkan bir huşu macunu dolmuş gibi hissetmekteydi. Gözleri dolmuştu. Cepcepniler şu ana kadar getirdikleri şeyleri alıp gitmişler ve yerine alnına bir ben bırakmışlardı.
Neriman parmağının ucuyla alnındaki bene dokundu. “Bir şey getirdiler ve karşılığında bunları aldılar.”
Arzu sol elinin işaret parmağıyla kendi alnına dokundu. “Bende ne zaman ben çıkacak babaanne?”
Rüya kötücül değildi. Yaşayacağı ve torununun düğününü göreceği müjdelenmişti. Nişanesi de bu bendi.
Kadın elinin tersiyle gözlerini silerek içini çekti. “Bir gün ansızın olacak.” Dedi ve küçük kıza sımsıkı sarıldı. “Ansızın.”

5 YORUMLAR

  1. Hayat durdu benim için.. Sanki artık her şey farklı.. Sanki bu beden benim değil.. Bu nefes bana zararlı.. Sevdiğim şarkı sözlerini hissettiğim gibi değiştirmiştim.. Alışmaya çalışmak diye bir şey yok .. Alışmak zorundayım.. Üzülmemek diye bir şey yok.. Üzülmem gerek.. Bu şarkıyı
    içimden söylüyorum. Acaip, daha önce tatmadığım bir acı hissediyorum. Tam midemin üstünde..Sanki içime bir ninja kılıcı sokulmuş, kılıç ilerliyor ilerliyor.. Tam kalbime gelince hissediyorum delip geçiyor, tekrar tekrar sokup kanırtıyor.Acının şiddetinden ellerim zangır zangır titriyor.

    İstanbul’dayım. Üniversiteye gidiyorum. Yaşadığım küçük şehirden, istediğim bölümü kazanınca bir süreliğine uzaklaştım. Üç ayda bir falan memlekete gidebiliyorum. Keyfim yerinde. Gencim, güzelim, kendimi her zamankinden daha güzel hissediyorum. Şahane uzun siyah saçlarım ve hele gülünce sağ yanağımda oluşan çapkın gamzemle gönüller fethediyorum. Ben kimseye takılmıyorum ama… Aldırmıyorum peşimden koşanlara.. Her gün Anadolu yakasından Avrupa yakasına vapurla geçiyorum. Mutluyum.. Daha doğrusu mutluydum.. Ta ki o güne, onu görene kadar. Vapurda üst katta açıkta oturuyordum. Püfür püfür rüzgarda İstanbul’u seyrediyordum. Ansızın gördüm onu. Tam çaprazımda.. Karşımda.. Üzerinde simsiyah giysileri, saçı yok, yaşı geçkince belli. Kırklarında falan. Elinde bir çizgi roman. Dalmış, okuyor. Neden benim ilgimi çekiyor ki acaba? Herhangi biri.. Değişik bir enerji alıyorum sanki, İçimden diyorum ki “Bir baksa! Ah bir görse beni!” İnanmıyorum. Sanki duyuyor. Başını kaldırıyor, bir çift yosun yeşili gözlerle doğrudan bana bakıyor. Sanki bakmıyor da bir çift Eros oku fırlatıyor. İşte bu benim bittiğim an arkadaşlar, tam manasıyla bittiğim an. Donup kalıyorum. Kıpırdayamıyorum bir an. O gene kirpiklerini devirip kitap okumaya devam ediyor. İşte bu kadar.

    Bu durum her sabah yaşanıyor. Genelde ben ondan önce binmiş oluyorum vapura. O ardımdan gelip çaprazıma bazen tam karşıma oturuyor. Hep çizgi roman okuyor. Ben ona bakıyorum. İçimden bana bakması için yalvarıyorum. Bakıyor. Sağ yanağımı ona çevirip, gülümsüyorum. Gamzemden etkilensin istiyorum. Bazen o da gülümsüyor bana. Gülümsedi.. Gülümsedi… Saydım bir ayda on defa gülümsedi bana. Gülümsedi ya, inanın kalbim kanatlandı adeta.. Gördüm kalbimi yemin ediyorum gördüm. Ben oturuyordum vapurda. Kalbim kanatlarını çırpıyordu onun omuzlarında. İnanın oldu bu durum on defa. Çok garip bir durum. Kendimden korktum. Yaşımı küçük mü görüyor bilmiyorum ki. İlgimi fark ediyor. Fark etmemesi imkansız. Neredeyse vapurdaki herkes biliyor. Çünkü eğer vapur dolarsa ve o henüz binmemişse vapura, karşımda bir kişilik yer ayırıyorum mutlaka. Çantamı koyuyorum. Oturmak isteyen birine “Gelecek var.” Diyorum. Oturtmuyorum. O gelince ama sesimi çıkartmıyorum. Hemen çantamı alıyorum. Oturuyor. Çizgi roman okuyor. Ben her gün çizgi çizgi onu okuyorum. Kafamda ne romanlar yazıyorum! Konu O ve ben!

    Bir gün gelmedi. Yok! Neredeyse kaptana koşup vapuru durduracaktım. İskele gözden kaybolana kadar baktım karaya… Yoktu… Ertesi gün gene yok… Çıldırdım, çıldırdım. Bir yandan diyorum ki, “sana ne kızım… tanımadığın biri için nedir kendine bu yaptığın zulüm?” Alışmışım bir kere, sabah onu göreceğim, bir kez bakacak veya arada gülümseyecek. Bu durum beni tüm gün idare edecek. Bütün gün nasıl sarhoş gibi oluyorum. Ayaklarım yere değmiyor adeta. Arkadaşlarım bendeki durumu fark etmişlerdi. “Son günlerde nedir bu sendeki değişiklik, ışıldıyorsun” demişlerdi. “Bahar” demiştim.
    “Bahar” “Bahar başıma vurdu!”

    Tam iki hafta geçip gelmeyince, okadar merak ettim ki! Nereye kaybolmuştu? Her gün aynı saatte vapura binen biri neden artık yoktu? Hep onu düşünüyorum.Aniden aklıma bir şey geldi. Son haftalarda Tersninja’da Sadık Yemni’nin öyküleri yayınlanıyordu. Hatta Yazarın Muska, Muhabbet Evi, Yatır ve Öte Yer adlı kitaplarını hayranlıkla okumuştum. Tam bana görelerdi. Yaşadıklarımı bu kitaplarda bulmuştum. Çok etkileyici ve düşsel bir dili vardı. Okuduklarım rüya mı gerçek mi bazen karıştırıyordum. Bu Pazar tersninja’daki öyküsü de gene acaip güzellikteydi. Hey! Cepcepniler! Hani o küçük yaratıklar. Şirinlerden bile küçük, ama karınca kadar güçlülerdi hani. Bunlar bu dünyadan tırtıkladıkları irili ufaklı şeyleri kendi dünyalarına götürmüyorlar mıydı? Sadık Yemni böyle yazmamış mıydı? Yazdıysa doğruydu. Cepcepnilere acil ihtiyacım vardı. Komşu dünyalara, İnşallahvaristan’a yada Sadık Yemni’ye bir şekilde haber göndermeliydim. Nerdeydi O? Belki de burnumun ucuna yakın bir yerdeydi. Cepcepniler’in ona kendi dünyalarında ihtiyacı mı vardı? Ya ben ne olacaktım bu durumda? Ya geri gelmeliydi, yada beni de almalılardı yanına… Başka çaresi yoktu bu işin. En iyisi onu geri getirmeyi becermeliydim. Ben paralel evren diye bir şey düşünmek istemiyordum. Onu burada istiyordum. Eskisi gibi. Karşımda. Dipdiri. “Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi” vaziyeti yani. Kim aldıysa geri getirmeliydi. Cepcepniler ise sebebi… Hemen geri getirmeliydiler hemen! Yolunu öğrenmiştim Sadık Yemni’nin öyküsünden.

    Pazar gecesi yatağa girdiğimde, dedim ki, “Cepcepniler! Benden bir şey alın götürün, O’nu bana geri getirin, lütfen!” Bunu öyle içten diledim ki, arzumun şiddetinden tüm hücrelerimin zangırdadığını hissettim.. Gözlerimi sımsıkı kapadım. Sabaha kadar tekrarladım mütemadiyen! Sabah kendime aynada baktım. Aynıyım. Aynı saçlar.. Aynı beden… Hiç bir şeyim gitmemiş. Günlerdir yüzüm asık dolaşıyorum. Kimse güldürmeyi beceremiyor. Yıkılıyorum. Gene bir umut var ama içimde. Belki göremediğim bir şeyimi almışlardır cepcepniler… Bu isteğimi hergece tekrarlıyorum.

    İşte gene vapurdayım. Hayat durmuştu benim için. Günlerdir o yoktu. Aynı şarkının sözlerini içimden söylemekteyim… “Unutmak olur iş mi? Kaybettiğinin yerine ne koysan dolmaz..
    Boş bırakacağım yerini hep bomboş..”
    Yeri boş beklemekteyim. Vapur hareket etti. Yok! Gene yok! Ümidimi kesiyorum artık. Kesmeliyim… Öyküdeki cepcepniler durumu hakiki değildi demek ki! Çaresizim! Oysa öyküye ne çok inanmıştım… Dalmışım denizin köpüklerine. Bir an başımı çevirdim. Karşımda. Oturuyor. İnanamıyorum.. Gerçekten o! Elinde çizgi roman okumuyor, bana bakıyor! Dayanamıyorum gidiyorum yanına… “Nerdesiniz kuzum, sizi merak ettim” diyorum utanmadan. Yosun yeşili gözleriyle bakıyor gözlerimin içine, deliyor bakışlarıyla yüreğimi gene… Gülümsüyor…Sanki daha önce tanışmışız gibi cevap veriyor: “Bir trafik kazası yaşamışım. Ölümden dönmüşüm. Ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Hastanede yattım günlerce. ” diyor. Günlerdir gülümsemediğim kadar dolu dolu gülümsüyorum. “Ah!Gamzeniz” diyor… “Gamzenize ne oldu? Yok!” Elimle yanağıma elliyorum. Gülümsüyorum. O çapkın gamzem yok olmuş. Yok! Cepcepniler! Cepcepniler, gamzemi alıp, onu geri gönderdiler demek ki!” Sesimi çıkartmıyorum. Yanına oturuyorum. Mutluyum. Cepcepniler öyküsü benim içindi ve komşu dünyalar arasında posta bağlantısı vardı demek ki! Bu sır sıradan hayatımı sırlayan bir giz büklümü haline dönüşmüştü sanki! Sevgili Sadık Yemni’ye sevgilerimi göndersem bu posta bağlantısıyla ulaşırdı illa ki! Gözlerimi kapadım. Gönderiyorum işte şimdi: Teşekkürler Sevgili Yazar! Size kucak dolusu teşekkürler!

  2. Sadık Yemni’nin Tersninja’da yayınlanan öykülerini nasıl tepeden tırnağa merak ve heyecanla bekliyordum. İnanmazsınız belki bana, her pazar gününü resmen iple çekiyordum.

    Bu pazar günü de ara ara baktım Tersninja'ya..

    Yok..

    Sadık Yemni ve öyküsü yoktu..

    Nasıl olur?

    Her pazar oluyordu..

    Yoksa geçen haftaki öykü son muydu?

    Ama söylemedi ki kimse son öykü olduğunu..

    Bilseydim son öykü olduğunu kendimi alıştırırırdım belki. Kendimi alıştırınca yüreğime taş basardım illa ki.. Yüreğime taş basınca, taş keserdi belki yüreğim de beklemezdim böyle hevesle, öyle değil mi?

    Ben gene cepcepnilere haber göndermeliyim.

    Tırtıklayıp götürmüş olmasınlar Sadık Yemni'nin bu pazar okuyacağımız öyküsünü..

    Evet.. Kesinlikle öyle olmalı..

    Çünkü olur a dedim bugün.

    Pazar günü komşu dünyalar arasındaki posta bağlantısında bir sorun olmuştur da Sadık Yemni'nin öyküsü ulaşmamıştır Tersninja'ya..

    Ama yok işte..

    Pazartesi oldu bu saate kadar bekledim. Yok!

    Şimdi gözlerimi kapatıyorum.. İflah olmaz iyiniyetim, uslanmaz isteklerim ve en içten duygularımla, cepcepnilere şu mesajı gönderiyorum şimdi.

    "Bütün mesajlar iletiliyor." dememişlermiydi bana?

    Demişler ve ardından da sevgilerini göndermişlerdi.

    Haberleşiyorduk işte.. Daha önce denemiştim..

    – Cepcepniler, gamzemi istemiyorum. Sizde kalsın.

    Bana geri iade etmeyin. Lütfen Sadık Yemni'nin bu haftaki öyküsünü Tersninja'ya geri getirin. Lütfen!

    Hatta yetmezse gamzem size, benden ne isterseniz götürün.. Son bir kez daha Sadık Yemni'nin öyküsünü okuyalım.. Lütfen!

  3. Bu ne güzel bir haber!

    Gerçekten bütün mesajlar iletiliyor işte!.. Yaşasın!..

    Merak ediyorum da cepcepniler bir gamzeme fitler mi acaba? Baktım aynaya.. Aynıyım.. Pazar günü öykü yayınlayınca başka bir şeyi mi alacaklar acaba?

    Olsun!.. Razıyım ne alırlarsa.. Sadık Yemni'nin yeni öykülerini bekliyorum sabırsızlıkla.. Sevinçten kanatlanıp uçacağım az sonraaa… Heyyy!

CEVAPLA