“Suçun Piçi”: Mehmet Kartal

sucun-pici-kara-prens-1

Düşmek, kötü anlamda iki durumun tarifi için kullanılır: Kötü yola düşmek – sokağa düşmek. Birazdan okuyacağınız ise yalnızca bir düşme hikâyesi değil, aynı zamanda kötü kader ve talihsizliklere bıçak çekerek var olma hikâyesidir. Su testisi su yolundan kaçmak istese de yol onu sürükler. Yolda durmakla yolcu olmak arasındaki karamsarlıklardan hoşlanmaz Abimiz Mehmet Kartal.

Önder Abay Önder Abay

1963 yılının bir kış günü Kırıkkale’de dünyaya gelmiş, henüz 8 aylıkken babasını kaybetmiş bir trafik kazasında. Ailesi, Almanya’da işçiymiş o dönemde. Babasının ölümü üzerinden yıllar geçtikten sonra annesinin kanaatiyle, “adam” olması ümidiyle Türkiye’deki akrabalarının yanına paketlenir. Küçükken okumanın akılcı bir tercih olmadığına kanaat getirir. Dedesini sarhoş ettikten sonra makasla pantolonunu kesip paralarını çalmaya; parayı da Ankara Gençlik Parkı’nda yaşayan kimsesiz sokak çocuklarıyla ezmeye başlar. Sokakta krallığını ilan eder; ama bu iktidar iki gün kadar sürer. Polis tarafından yakalanıp dedesine teslim edildiği gece hayatının dayağıyla tanışır. Dayakla akıllanacağını sanan akrabalarını yanıltır. Bir gün sahte olduğunu bildiği parayı suluboyayla gerçeğine benzetip, yaşlı bakkal Ziya Amca’ya bozdurur. Olayın duyulmasıyla dayak fasılları düzenli hale gelir. Bu sorunlarla baş edemeyeceğini anlayan akraba eşrafı çocuğu tekrar Almanya’ya, annesinin yanına postalar. Orada yatılı bir okula verilir; ama rahat durmaz. Çocukların dolaplarından çaldığı paralarla kimsesiz çocuklara bisiklet alır. Ardı kesilmeyen şikâyetlerle baş edemeyen annesi tarafından bu kez İstanbul’a yollanır.

İstanbul’da sepet havası

suçunpiçii (1)İstanbul, beyaz bir sayfa olarak düşünülür; ama öyle değildir. Kendisi şöyle anlatır İstanbul’da ilk günlerini: “Ve İstanbul’a döneriz. İlk fırsatta akrabalarımın yanından sepet havasıyla uzaklaşırım. Bir daha hiç dönmem. Akrabalarımın ve arkadaşlarımın gerçek yüzlerini görürüm bu günlerde. Hayat devam ediyor. Küçükyalı63 sinemasını soydum, iki gün sonra tekrar soydum. Ama bu kez yakalandım. Rancer Kalesi, rancerler, kelepçe ve mahkemeyle tanıştım. Reşit olmadığımdan serbest bırakıldım. Yıllarca fasulyesini yiyenin, suyunu içenin kopamayacağı o kuytu mekânlar yuvam oldu.”

Çekilen şut direkten dönmüş, akrabaları gol sanarak sevinmişti. Ama o yaşı küçük olduğu için tahliye edilmişti. Bunu şans olarak görmesi uzun sürmemişti. Sinema soyma işinden sonra bir miktar “akıllanıp” başka suçlara yöneldi. Köpek dövüştürmek, haraç almak, kaliteli sigara kartonlarının içine adi sigara paketi koymak gibi suçlara…

Kaybolan sol yanlar

Bu suçlara da ayıkan polis tarafından paketlenip Bolu Cezaevi’ne yollanır. Cezası bittikten sonra İstanbul’a kadar yürüyerek gelmek zorunda kalır. İstanbul’un karanlık sokaklarında var olmaya başlaması ise çok uzun sürmeyecektir. Birçok araba hırsızlığında adı anılır. Yıllar hızla geçiyor, Mehmet Abimiz bir kodeste bir sokakta büyür. Büyük bir hırsızlık sonrası mal paylaşımının adil olmadığına kanaat getirip mevzu çıkarır ve iş arkadaşlarından biri tarafından baltalı saldırıya uğrar. Yüzünün yarısı parçalanır. Babası öldüğünde kalbinin sol tarafını kaybeden Mehmet Abi, yüzünün de sol yarısını kaybeder. Uzun süre hastanede tedavi gördükten sonra yüzüne parça et, gözüne de takma göz takılır, kendine geldikten sonra suç alemlerinin arasına dalmakta zorlanmaz.

Şeytan Dönemeci

1729_1Yedi kez hapse giren, iki kez de akıl hastanesinde yatan Mehmet Abi, sinemaların yalnızca hırsızlıkla hatırlanmayacağına ayıkır ve sinemacıların takıldığı bir yerde çalışmaya başlar. Ayak işleri yapmasına rağmen çok mutludur. Cihangir’in karanlık bir sokağında elektriği suyu olmayan bir evde içki yerine ispirto içerek ilk romanı olan “Şeytan Dönemeci”’ni yazmaya başlar. Sonra birçok yayın evinin kapısını çalar ama kimse yüzüne bakmaz. Bu işin peşini bırakmaz ve Adnan Özer’le tanışır. O, kitabı çok sever ama yayınevi yoktur. Basılması için önce bir yayınevi olmasına kanaat getirirler. İsmini abimizin lakabı da olan “doberman”dan alan Doberman Yayınevi’ni kurarlar. Kitap basılır. Hayatında ekonomik anlamda bir şey değişmemesine rağmen karanlık sokakları yakından bilen, merak edilen, tanınır biridir artık. Sokakların kara prensi olarak anılır. Her şeyi açık bir dille anlattığı yazıları birçok dergide yayınlanır.

“Seni vurmaya gelmiştim abi”

Gecenin GözleriAnnesinden nefret ettiğini her fırsatta dile getirir, bir gün çok tanınan biri olarak annesinden intikam almak ister. Bu hırsla sürekli yazar, röportajlar yapar. Metin Üstündağ’la tanışıp Öküz Dergisi’nde yazılar yazması da o döneme denk gelir. Üstündağ, Mehmet Kartal’a ilişkin bir anısında: “Bir yazar olmasından ziyade karanlık mahallelerin, dip sokakların Abisiydi. Bizim dergide düzenli yazılar yazıyor, o sokakları anlatıyordu. Bir sayıya yoğunluk nedeniyle yazısı girmemiş, Mehmet dergiyi basmış, herkesi tehdit ederek odama gelmişti. Beni öyle parlak entelektüellerden sandığından tehditler saydırıyordu. Sonra Kasımpaşa çocuğu olduğumu ve ortak arkadaşlarımızın varlığını öğrenince sakinleşti. Yüzü yaralı olduğundan hiçbir ifadesi anlaşılmıyordu. Çıkarken belindeki silahı gösterip “Seni vurmaya gelmiştim Abi” dedi. Hırçın ama çok güzel kalbi olan bir çocuktu” diyor. Kitap çıkmış, röportajlar yayınlanırken, Mahinur Engin’in Ay Vakti filminden oyunculuk teklifi gelir. Zuhal Olcay’ın başrol olduğu filmde oynar. Daha sonra Metin Kaçan’ın romanından sinemaya uyarlanan Ağır Roman filminde kısa bir rolü olur. Ve kitaplarını yazmaya başlar,  toplamda 6 tane yazmıştır: Şeytan Dönemeci (Doberman 1992), Kızıl Havuzlar Cehennemi (Sel 1993), Köpek Kardeşler Çetesi (Sistem 1994), Suçun Piçi (Era 1997), Gecenin Gözleri (Aykırı 1998), Hayatım Harbiden Roman (Aykırı 1998).

Ağlar havalanırken

Hayatım Harbiden RomanHayatında çıktığı hiçbir ataktan sonuç alamayan, çektiği şutlar direkten dönen, ceza sahasında faul yapılan ve sakatlanan Mehmet Kartal bu kez ağları havalandırmış, gol atmıştı. Artık hiç sevmediği annesine, çok sevdiği intikam duygusunu hissettirebilecekti. Ardı ardına gelen gollerin coşkusunu yaşarken, hakem bitiş düdüğünü erken çaldı. Maç bitti, hesaplar kapandı, sokaklar abisiz kaldı, intikam alındı. Kimse yanılmadı. Su testisiydi su yolunda kırıldı. Mehmet Kartal 2001 yılında bir kuytuda zatürreeden öldü.

Yazarlar, sinema artistlerinden çok daha havalı gezip; toplumdan uzak steril hayatlar yaşarken, böyle bir sokak insanı racon bilen abimizi unutmak, unutturmak ayıp olurdu. Hep kalbimizdesin Mehmet Kartal. Bize sokağını açtığın için sağolasın.

Mehmet Kartal – Hayatım Harbiden Roman kitabından:

“Ben doğduktan sekiz ay sonra babam ölmüş. Ölümünü şöyle anlatırlardı: Kamyon şoförüymüş. Patlak lastiği tamir ettikten sonra, kontrol etmek için büyük çekiçle vurmaya başlamış. Dış lastiğin çatlak bir yerine vurunca, iç şambriyel patlamış ve koca lastik yerden fırladığı gibi havalanmış. Ama, babamın alnını parçalayarak. Ölmeden önce başına toplananların anlattığına göre, beyni dışarı çıkmış ve dağılmış. O yıllar ambulans, acil servis falan nerde? Acı içinde zıplaya zıplaya can vermiş. Bazen yolda giderken bir arabanın kedi ezdiğini gördüğüm olur. Kedi kolay can vermez. Üzerine soğuk su dökülürse, fazla can çekişmeden öldüğü söylenir. Ama çok zıplar, zıplaya zıplaya yerlere, duvarlara çarpar. Dakikalarca çırpınır ve son kez bir yere çarpıp ölür. İşte, bir kedinin ezilme sonrası zıplayışları, bana anlatılan babamın ölümünü hatırlatır.”

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin