Ters Ninja Pazar Öyküleri bir B-Story ile devam ediyor: Cehennem Benimle Gelir

GİRİŞ

On sekiz aydır cehennemdeydiler. Beyaz bir cehennemdi bu ve klişeleşmiş cehennemin aksine, çok soğuktu. Bu soğuğu onlardan iyi, kimse bilemezdi. Ordunun gururu, Özel Dağ Harekat Birliği A. dağlarında terörist avındaydı. Yerdeki adam boyu kar, sıfırın çok altındaki soğuk, bıçak gibi keskin rüzgar, zifiri karanlık… Ölmek için berbat, yaşamak içinse daha berbat bir yerdi burası.

Birlik, diğer ülkelerin haberalma servislerinden sır gibi saklanıyordu. Dikkatli seçilmişler, çok iyi eğitilmişlerdi. Hükümet bu birliği oluşturmak için hiçbir masraftan kaçınmamış, birliği en gelişmiş teçhizat ve silahlarla donatmıştı. Bunca emek boşa gitmemiş, birliğin göreve başlamasıyla, kısa bir süre içinde, terör örgütüne büyük darbeler indirilmişti. Aynı vasıflara sahip bir birlik daha olsa, bu gerilla savaşı çoktan sona ermiş olabilirdi, ama askerleri bu seviyeye getirmek için yapılan eğitim yıllarca sürdüğü için, ikinci bir Özel Dağ Harekat Birliği fikri, şimdilik bir fikir olarak kalmaya mahkumdu.

Bu çocuklar gerçekten çok iyiydi. Bu kar savaşçıları, dağlarda düşmana karşı uygulanacak her türlü savaş tekniğini ve stratejisini çok iyi bilirlerdi. Günlerce dağda kalabilirler, karda kilometrelerce yürüyebilirlerdi.

Çatışmasız bir gün geçtiği nadirdi. Daha dün bir çatışmaya girmişler, hiç kayıp vermeden on sekiz terörist öldürmüşlerdi. Ya da kendi aralarında söledikleri gibi “indirmişlerdi“.

İnsan öldürmek severek yapılacak bir şey değildi ama birilerinin bu işi yapması gerekiyordu. Başlarda onlar da çok zorlanmışlardı. Evet, bir savaştı bu. Evet, öldürdükleri teröristti, ama bu sebepler insan öldürmenin dayanılmaz ağırlığını hafifletmiyordu işte. Gitgide, daha doğrusu öldüre öldüre, askerlerin çoğu, şanslı olanları, bu ağırlıktan kısmen kurtuldular. Şanslıydılar çünkü sağlıklı olan, bundan kısmen kurtulabilmek ve yaptığı işin şartları ne olursa olsun, bazı insani duyguları barındırmaya devam edebilmekti. Bu kadar şanslı olmayıp, bu insani ağırlıktan tamamen kurtulanlar ise, duygusuz birer ölüm makinesine dönüşmüştü. Bunların psikolojik durumu sonunda o kadar bozulmuş, o kadar vahşileşmişlerdi ki işi öldürdükleri teröristlerden kestikleri kulakları güneşte kurutup anahtarlık yapmaya kadar götürmüşlerdi. Genel Kurmay çareyi bu askerleri görevden almakta bulmuştu.

İki grup halinde devriye geziyorlardı. Kod ismi “Kar Canavarı” olan birinci grup otuz üç, ikinci grup, “Beyaz Katil” ise, otuz kişiden oluşuyordu. Göreve başladıklarında kırkar kişiydiler. Ne kadar iyi olursan ol, kayıp veriyordun işte.

Kar Canavarı yoğun kar yağışı altında, Beyaz Katil’le buluşacağı noktaya doğru ilerliyordu. Buluşma noktasına vardıktan sonra, iki grup beraberce merkeze dönecekti. Askerler o gün böyle berbat bir havada, herhangi bir çatışma çıkmadığına içten içe seviniyorlardı. Zamanında buluşma noktasında olabilecek ve sıcak çay ya da kahvelerini yudumlamaya başlayabileceklerdi; en azından onlar öyle düşünüyorlardı.

Kar Canavarı buluşma noktasına asla varamadı.

Aynı gecenin sabahı, yapılan titiz aramaların hepsi sonuçsuz kaldı. Hiçbir iz bulunamadı. Ayak izleri sürekli yağan kar yüzünden çoktan kaybolmuştu. Bir çatışma olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktu. Merkezdeki telsizci de aldığı son mesajda, kimsenin kendisine bir aksilikten söz etmediğini belirtmişti. Bunun üzerine ani bir baskın olasılığı güç kazanmıştı. Birliğin telsizle son bağlantı kurduğu yer ve çevresindeki çok geniş bir alan tarandı ama, ne bir ceset, ne de boş bir kovan bulunabildi. Çatışma olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktu. Arama çalışmaları birkaç gün daha sürdü. Bütün çabalara rağmen en ufak bir iz bile bulunamadı. Sanki Kar Canavarı geceleyin kardan adam olmuş ve günün ilk ışıklarıyla erimişti.
Dosya kapandı, olay kayıtlara şöyle geçti;

“………. tarihinde 33 askerden oluşan bir birliğimiz, teröristler tarafından haince pusuya düşürülerek katledilmiştir. ”

33 askerin kayıp olduğunu söylemek çok daha büyük bir olay yaratacağı gibi, askerler bulunana kadar da gündem devam edecekti. Bu şekilde olayın Özel Harekat dosyasının deşifre olmasını engellemeye çalışıyorlardı, ayrıca karanlık kalan noktaları aydınlatamamış olmanın vebalinden kaçmanın bir yoluydu bu. Ama umdukları gibi olmadı. Yirmi dört kişilik bir kaybı örtbas edemediler. Nasıl olduysa, medya bunu duydu ve olayın üstüne gitmeye başladı. Özellikle cesetlerin yoklara karışması çok ilgi çekmişti. Tiraj ve rating yükseltebilecek ideal bir haberdi. Sonunda Genel Kurmay bir açıklama yapma gereğini duydu. Sivri akıllı bir general dahiyane bir fikirle çıkageldi. Durumu lehlerine çevirebilecek, teröristlerin imajını zedeleyip aleyhlerine kamuoyu oluşturacak bir açıklama yapmalıydılar. Tarihin en kötü fikirlerinden biriydi.

“Terör örgütüne indirdiğimiz büyük darbeler sonucunda, teröristlerin çok büyük sıkıntılar içersinde oldukları duyumunu aldık. Bu sıkıntıların özellikle yiyecek konusunda yaşandığını biliyoruz. Bu yüzden, üzülerek açıklıyoruz ki; teröristlerin şehitlerimizin cesedini yiyecek olarak kullanmak maksadıyla beraberlerinde götürdüklerini düşünmekteyiz.”

Sahne 1


31.05.2092 İSTANBUL

Dünya hala otuz yıl önceki büyük ekonomik krizin izlerini taşıyor. Bu krizden tek zarar görmeyen ülke Japonya. Japonya, diğer ülkelerin aksine, kriz sonrası, özellikle teknolojik alanda büyük ilerlemeler göstermiş ve doğal olarak dünya teknoloji pazarını tamamen eline geçirmişti. Japonya artık her yönden lider ülke konumundaydı.

Diğer ülkelerin merkezi güçleri, krizle birlikte gelen değişim rüzgarları sonucunda zayıflayınca, her şehir kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldı. Hükümetlerin ordu için bir ödenek ayırması imkansız olduğundan, tüm ordular dağıtıldı. Hem bu, hem de kendi iç işleriyle zaten yeterince -hatta yeterinden fazla- meşgul olmaları, dünya ülkelerinin, kırk yıldır birbirleriyle savaşmamasına, daha doğrusu savaşamamasına yol açmıştı.

Şehirlerde güvenliği sağlamak için özel polis birimleri kurulmuştu (ne yazık ki herkesin iyi birer vatandaş olması beklenemezdi), fakat bu birimler suçlularla baş etmekte oldukça zorlanıyordu. Suç oranı çok yüksek, kanundışılar ise çok acımasızdı. Sanki kanundışılar, cenennemdeki yerlerinin çoktan ayrılmış olduğunu düşünerek, oraya gittiklerinde yabancılık çekmemek için, dünyayı bir çeşit staj dönemi geçirecekleri yapay bir cehenneme çevirmeye çalışıyorlardı. Hazırlıksız yakalanmaya niyetleri yok gibi görünüyordu. İnsanlar suçla iç içe yaşamak, hayatta kalmak için polisten çok şanslarına güvenmek zorundaydılar.

İstanbul’da durum biraz daha farklıydı. Yetkililer anarşiye kısmen bir çözüm bulmuşlardı. 2060’lı yıllarda başlayan Doğu Anadolu’ya göç furyasından sonra, birimler hızla artan kanundışılar karşısında çok zor durumlara düştüler. Çareyi şimdiki adı Batısbul olan İstanbul’un Avrupa yakasını kanundışılara vermekte buldular. Artık buranın sakinleri katillerden, hırsızlardan, fahişelerden ve “değişmişler”den yani Yunanistan’ın yıllar önce Meriç ırmağı kıyısında inşa ettiği nükleer santralin reaktöründe meydana gelen kaza sonucu yayılan radyasyonun genlerini bozduğu insanlardan oluşuyordu. Bu kaza Trakya’nın radyoaktif bir çöl, bilinen adıyla “Ölütopraklar” olmasına neden olmuştu.

Birçok değişmişin – aslında “yamuk” sokak ağzında daha tutulan bir isimdi – insan midesini ayağa kaldırabilecek kadar çirkin görünen fizyolojik bozukluklarının yanında, akıl bozuklukları da vardı. Bu bozukluk doğuştan olabileceği gibi, yaşamlarının herhangi bir döneminde birdenbire de ortaya çıkabiliyordu. Bazen gençlik çağında, örneğin bir yemek sırasında, ya da yaşamın son demlerinde, tuvalette işini görürken. Hiç belli olmazdı. Delirmeden, eceliyle ölme ihtimali de yok değildi.

İnsanların, GAP sayesinde, belki de dünyanın en verimli yeri haline gelen Doğu Anadolu’ya akın etmesinin ardından, Doğusbul nüfusunu, eskisinden çok az sayıda, ama eskisinden çok mutlu olan bir topluluk oluşturuyordu. Hiper-nüfusun doğurduğu kargaşa sona ermişti, üstelik kanunsuz topraklardan çok uzak olmamalarına rağmen, kendilerini güvende hissediyorlardı. Kanundışılar on dört yıldır, sınırı geçmemişlerdi, bundan sonra niye geçmek istesindiler ki. İşte bu şekilde düşündükleri için, on iki silahlı adamın güpe gündüz, en işlek alışveriş merkezlerinden birinde ansızın ortaya çıktığını gördüklerinde ne yapacaklarını şaşırdılar. Yalnızca içlerinden biri, soğukkanlılıkla polis birimlerini arayıp kanundışıların Doğusbul’u işgal ettiğini söyleyebildi. Gerçi o da adamların nasıl olup da birdenbire ortaya çıktığına akıl erdirememişti, onların birkaç saniye öncesinde orada olmadıklarına yemin edebilirdi.

Sahne 2

“Sizi Tanrı gönderdi, öyle değil mi?” diye sordu polis subayı. “Ama niçin yalnızca on kişi? İstila için değilse, niçin geldiniz?”

Yüzbaşı Kubilay bu adamın ciddi derecede kafayı yemiş olduğuna inanmaya başlamıştı. İçeri girdiğinden beri, bir “Tanrı” tutturmuş gidiyordu.

Kubilay’ın elbette, Tanrı’nın Batısbul’daki kanundışıların lideri olduğunu bilmesine imkan yoktu. Tanrı’nın gerçek adını kimse bilmiyordu. Bir söylentiye göre, dışardan belli olmamasına rağmen, o da değişmişlerdendi. Aklını her an kaçırabilir, daha da kötüsü aklını çoktan kaçırmış olabilirdi.

Kubilay olanları bir türlü anlayamıyordu. Askerleri polisler, hem de Türk polisler tarafından öldürülmüştü. Bu ona hala bir şaka gibi geliyordu. Sağ salim dünyaya gelmişler, fakat sonra kendi vatandaşları tarafından katledilmişlerdi. İnanamıyordu. Vurulmuş ama vurulduğunun farkına varamamış bir adam gibiydi. Öfke bile duyamıyordu, oysa bu gerzek polisler silah arkadaşlarını öldürmüşlerdi. Açıkçası bu duruma gülmek bile geliyordu içinden. Acaba ben de bu adam gibi kafayı mı yedim diye düşündü. Kafası o kadar karışıktı ki.

Burasının İstanbul olduğuna emindi, ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Her şey olması gerektiğinden çok farklıydı. Tamam, haftalardan beri İstanbul’dan uzaktı, ama bu kadar değişiklik…

İki saat kadar önce, üzerlerinde Türk askeri olduklarını belli eden üniformalar olmasına rağmen, polisler çevrelerini kuşatmıştı. Kubilay çatışmak için bir neden görmedi, hepsi aynı taraftandı nasıl olsa, ama polisler onun gibi düşünmemiş, ateş açmışlardı. Açık alanda, daha ne olduğunu anlamadan, hazırlıksız yakalanmışlardı. O yoğun ateş altında hiç şansları olmamıştı. Bütün adamlarını öldürmüşlerdi polisler. Nasıl olduysa Kubilay ufak tefek yaralarla burnu kanamadan kurtulmuştu bu katliamdan. Şimdi de, daha önce hiç görmediği bir giysisi olan çılgın bir adam tarafından sorguya çekiliyordu. Yine de bir kez daha konuşmaya karar verdi.

“Adım Kubilay. Orduda yüzbaşıyım.”
“Ne ordusuymuş bu?” diye dalga geçer gibi, ama sakince sordu subay.
Bu tavır Kubilay’ı müthiş öfkelendirmişti. Sımsıkı kenetlenmiş dişlerini, birbirinden ayırmadan, “Türkiye Cumhuriyeti Ordusu,” diye cevap verdi. Öfkesini dizginleyince, daha rahat bir şekilde, “…tabii ki,” diye ekledi.
“Kaçık gibi görünüp, kurtulacağını mı sanıyorsun?” diye soran polis subayının bakışlarında hayret ve usanmışlık vardı.
“Bir şey sordun, ben de cevap verdim.”
Adamın sabrı tükenmiş, bağırmaya başlamıştı. Böyle durumlarla pek karşılaşmadığı belliydi. Kariyerindeki en karmaşık olay, bir gencin, markette elinde silahla suç üstü yakalanışı olmalıydı.
“Sen ordunun yıllar önce dağıtıldığını bilmiyor musun be adam?”

İşte o anda, Kubilay’ın içine, fiziksel acı vermeyen bir sancı saplandı. Aklına olmayacak bir şey gelmişti ve bu düşünce onu bir anda terletmiş ve onu panik uçurumunun en ucuna kadar getirmişti. Uçurumdan aşağı düşmesine bir iki santim kalmıştı. Polis subayı hala bağırarak, Kubilay’ın tek kelimesini bile anlamadığı bir şeyler söylüyordu. Kubilay için şu anda, aklındaki korkunç düşünceden daha önemli hiçbir şey yoktu. Sanki karşısındaki adam, ona değil de, bir başkasına bağırarak konuşuyormuş gibi, adamın ve söylediklerinin hiç umurunda olmadığını açık ederek sordu. Adeta kekeleyerek konuşmuştu. Hala uçurumun kenarındaydı ve dengede durmakta oldukça zorlanıyordu.

“Biz kaç yılındayız?”

Karşısındaki polis ona inanmaz gözlerle bakıyordu. Kendi kendine konuşur gibi, “Yine mi başlıyoruz?” diye sordu.

Kubilay ansızın, “Sana kaç yılındayız diye sordum,” diye bağırdı, ama sıradan bir bağırma değildi bu. Erleri tir tir titretecek bir subay bağırışıydı, ve kesinlikle etkili oldu.

“2092”

Kubilay’ın üzerine bastığı zemin ayağının altından kaydı. Şimdi uçurumdan aşağı düşüyordu. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Terden sırılsıklam olmuştu. Bayılacakmış gibi hissetti kendini, yere çarpmadan kendini kaybetmek belki daha iyiydi, ama bayılmadı, o da avazı çıktığı kadar haykırmaya başladı.

“Orospu çocukları, sizi orospu çocukları! Kandırdılar! Aldattılar bizi!”

“Hey, sakin ol!” dedi polis. Bu pek bir işe yaramadı, Kubilay şimdi daha yüksek sesle bağırıyordu.
“Kalleş piçler!”
“Kes be, kes artık!” Şimdi subay da bağırıyordu. Diğer polisler kapının önüne toplanmış, neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

Kubilay ilk şoku birkaç dakika içinde atlattı. Artık biraz daha sakinleşmişti. Hızlı hızlı konuşmaya başladı. Zaten yeterince zaman kaybettiğini düşünüyordu… yaklaşık 100 yıl kadar.

“Bakın bana inanıp inanmamanız hiç umurumda değil, buradan hemen çıkmak istiyorum. Bunun için söyleyeceklerimi elinizdeki kayıtlardan ya da ne bileyim, gazete arşivlerinden kontrol etmenizi istiyorum.” Derin bir soluk alarak iç çekip, anlatmaya devam etti.

“Biz Doğu Anadolu’da teröristlere karşı savaşmak için eğitilmiş Özel Dağ Harekat Birliği’inin askerleriyiz. Bu görevimizi 1999 yılına kadar sürdürdük.”

Kubilay’ın anlattıklarını sonuna kadar dinleyen subay, “1999 demek,” diyerek odadan çıktı. Kubilay, bu adamın söylediklerini hemen araştırmasını beklemiyordu. Biraz daha uğraşmayı göze almıştı, bu yüzden adamın odadan çıktığını görünce hem şaşırdı, hem sevindi.
Sevgilisi geldi birden aklına. Evleneceklerdi. Ondan aldığı, içinde onlarca “seni seviyorum” cümlesi olan mektupları hatırladı. Daha birkaç ay önce okumuştu böyle bir mektubu. Yıllar önce ölen bir sevgilinin, haftalar önce yazdığı bir mektup… Gülmemek için yine zor tuttu kendini. Başkasıyla evlenmiş miydi acaba, sevebilmiş miydi bir başkasını? Üzüntüden ölmezse bile, meraktan ölebilirmiş gibi geldi Kubilay’a. Sonra diğerlerini düşündü. Annesini, babasını, kardeşini, dostlarını… Şimdiye kadar böyle bir acı yaşamadığı ve bir daha da yaşamayacağı için; hayatında ilk ve son kez ağladı. Ağladı, ağladı, ağladı… Düşüncesini çıkaramıyordu aklından. Ölmüştü, hepsi ölmüştü.

Polis subayı elinde bir fotoğrafla içeri girdi. Bir fotoğrafa, bir de Kubilay’a bakıyordu. Karısını yatakta bir domuzla yakalamışçasına aptallaşmıştı. Sanki bir şeyler söylemek istiyor ama başaramıyordu. Sonunda dilini yutmadığı anlaşıldı.

“Aman tanrım, bu gerçekten sensin.”

3

İstanbul’un ayakta kalmayı başaran tek gazetesi “Yeni İstanbul” bugünkü ilk sayfasını tek bir habere ayırmıştı.

İNANILMAZ OLAY!

93 YIL ÖNCE KAYBOLAN DAĞ KOMANDOLARI İSTANBUL’DA ORTAYA ÇIKTI. POLİSLE ÇATIŞMAYA GİREN ASKERLERDEN YALNIZCA BİRİ KURTULABİLDİ. ARADAN GEÇEN BUNCA YILA RAĞMEN, BU ASKER KAYBOLDUĞU GÜNKÜ KADAR GENÇ VE SAĞLIKLI.

Yetkililerin günlerce gizlemeyi başardığı bu olayı, arkadaşımız Kerem Atkın araştırdı.

Bu olay bilim adamları arasındaki küllenmiş bir tartışmayı tekrar gündeme getirdi. İnsan bedenini dondururak yaşlanmaya engel olunabilir mi? Askerlerin yaşlanmadan bugüne kadar gelmelerinin sebebi kar altında kalmaları mı?

Eğer bedenini dondurarak bir insanın yaşlanmadan yüz yıl uyumasını sağlayabilirsek;
1-Tedavisi henüz bilinmeyen, ölümcül bir hastalığa yakalanan kişi, o hastalığın tedavisinin bulunacağı yıla kadar uyutulabilir.
2-Herkes istediği yüzyıla kadar uyuyabilir. Yani bir çeşit zaman yolculuğu yapmış olur.

Kubilay gazeteyi yanıbaşındaki çöp kutusuna attı. Gazeteciler, diye mırıldandı. Bildikleri bir şey olmayabilirdi, ama yazacak bir şeyleri hep olurdu. Demek ki, düşündüğünün aksine değişmeyen şeyler de vardı bu zamanda.

Güvercinleri ve onlara yem atan insanları seyretmeye koyuldu. Eski İstanbul’u hatırlatan böyle bir manzara görebildiğine sevindi. En azından güvercinler duruyor, diye düşündü. Yanılıyordu. Biraz daha dikkatli baksa, belki de güvercinlerin kanatlarının altındaki “Made in Japan” yazısını görebilecekti. Ama görmedi. Hayal kırıklığına uğramaktan kurtuldu. Belki bir gün birilerinden büyük ekonomik buhran döneminde aç insanların İstanbul’daki martıların kökünü kuruttuğunu öğrenirdi.

Parktan çıktığında maça giden insanları görmek onu çok şaşırttı. Kalabalığın arasına karıştı.
Stadyumda kendine bir yer seçip oturduktan sonra, rakip takımın taraftarlarından kimsenin gelmediğini fark etti. Yanında oturan genç çocuğa bunun nedenini sordu. Çocuk, ” Bu maçı biz kazandık da ondan, abi!” dedi. Sonra Kubilay çocuğa çok aptalca geldiğine emin olduğu bir soru daha sordu.

“Bu maç oynandı mı?”
“Oynandı, tabii. Üç sıfır yendik. Daha doğrusu yenmişiz; ben o zaman daha doğmamıştım. Banttan verecekler maçı.” Kubilay’a, adeta “Sen uzaydan mı geldin?” diye soran gözlerle bakıyordu.
Başka soru sormamaya karar verdi. Yeterince aptal durumuna düşmüştü. Bekleyip, neler olacağını kendi gözleriyle görmeye karar verdi.

Önce bir sinyal sesi duyuldu. Maçın başlamak üzere olduğu haber veriliyordu. Sinyalin hemen ardından, yirmi iki futbolcu ve hakemler sahada göründüler. Kubilay nereden çıktıklarını anlayamamıştı. Kubilay, yanındaki çocuğun oldukça ilgisini çekmiş olmalıydı. Çocuk bu adamın olayları nasıl şaşkınlıkla takip ettiğini görünce, ona bir açıklama yapma gereği duydu.

“Bunlar yalnızca üç boyutlu görüntüler. Bakın şurdan çıkıyorlar.”

Çocuk statın tepesindeki dev projektörleri işaret ediyordu. Bu stadyum bir tür sinemaydı. Yeşil saha, beyaz perdenin; bu dev projektörler de, film makinesinin yerini almıştı. Görüntüleri ise gerçeklerinden ayırdetmek imkansızdı. Biraz daha seyredip, stattan çıktı.

Bütün gün şehirde aylak aylak dolaşmıştı. Kaçmanın yararı yoktu, bundan sonra burada yaşayacağına göre, şehirle bir an önce tanışmak gerektiğini düşünmüştü. En azından askerleri, kader arkadaşları olsaydı yanında ne iyi olurdu.

Kendisi için ayrılmış eve birkaç yüz metre kala birisi arkasından “Kubilay San” diye seslendi. Arkasına döndü. Bir adam kendisine doğru yaklaşıyordu. İyice yaklaştığında, elini uzattı. Bir Japondu bu.

“Adım Akio Tatsuno. Sizinle tanışmak benim için bir şeref. Ben, Japon Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nde çalışıyorum. Sizinle başınızdan geçen ilginç deneyim hakkında konuşmak istiyoruz.”

Bir Japon için oldukça iyi Türkçe konuşuyordu. Çok da kibardı. Kubilay’ın, bu sempatik, güler yüzlü, kısa boylu adama kanı hemen ısınmıştı.

“Sizinle konuşmam yeterliyse, okey. Kimsenin ayağına gitmem, evime gelmek zorundasınız.” Kaba olmak istememişti, zaten onun durumundaki biri böyle ufak tefek şeyler için mazur görülmeliydi.

“Sorun yok, Kubilay San. Benimle konuşmanız, yönetim kurulu üyeleriyle konuşmamız demektir.”
“Nasıl yani?”
“Konuşmamızı baştan sona onlar da dinleyip izleyecek.”
“Onlar da mı burada?”
“Hayır. Onlar Japonya’da.”

Kubilay bugün yeterince şaşırmıştı. Bir kez daha şaşırmaya gerek görmedi.
Kubilay’ın odasına girdiklerinde, Akio çantasını açtı, içinden bazı elektronik aletler çıkardı. Bunları birbirine monte etti. Aletlerle uğraşırken, Kubilay’la gözgöze geldi. Bir açıklama yapmayı unuttuğunu fark ederek, mahçup bir yüz ifadesiyle,

“Çok özür dilerim. Söylemeyi unuttum. Bu aletler sayesinde, Japonya’daki yöneticiler bizim üç boyutlu görüntümüzü alabilecekler. Yani tıpkı bir sinema…”
“Evet, evet, biliyorum,” diye Japonun sözünü kesti Kubilay. Biraz ukalalıktan zarar gelmezdi.
“Şimdi,” dedi Japon, “başınıza gelenleri teker teker anlatır mısınız? Yalnız, rica ederim, önemsiz gibi görünen en ufak ayrıntıların bile bizim için çok büyük bir değer taşıyabileceğini aklınızdan çıkarmayın.”

Kubilay ceketinin yan cebinden bir sigara paketi, paketin içinden de bir sigara çıkardı. Sigarayı ağzına götürdü, pantolonunun ön cebinden çıkardığı çakmakla ağzındaki sigarayı yaktı. Çakmağa baktı. “Biliyor musunuz, bazen kibritleri özlüyorum. Ama bana 80 senedir kibrit imal edilmediğini söylediler. Yeri çakmakla doldurulabilecek bir şey için ağaç ziyan edilmiyormuş. Sanırım ağaçlar eskisi kadar çok değilmiş,” dedi. Sigarasından derin bir nefes çekip, dumanın içeride kısa bir süre kalmasını bekledikten sonra dumanı dışarı postaladı.
Maltepe bile bu sigaradan daha iyidir, diye geçirdi içinden. İçtiği sigara Doğusbul’da satılan tek markaydı. Buna da şükür diyesi gelmiyordu. Dumanın ardından, kelimeler çıktı ağzından.

“Buluşma noktasına doğru ilerliyorduk. Olağandışı bir şey yoktu. Yalnızca lanet olası rüzgar ve kar… Gecenin karanlığında yürüyorduk. Birden gece sanki ansızın gündüz oldu, çevremizi kör edici bir aydınlık kaplamıştı. Pusu korkusuyla, kendimi toparlayıp askerlerime emirler yağdırmaya başlıyordum ki, tam tepemizde onu gördüm. Işık üstümüzdeki araçtan geliyordu. Bu bir uçak olamazdı, havada sabit duruyordu, helikopter içinse hem fazla büyük, hem de fazla sessizdi. Kafamı bu işe yormama fırsat kalmadan, ayaklarımızdan başlayarak kaybolmaya başladığımızda her şeyi anladım. Üstümüzdeki araç bir uçan daireydi ve görünüşe bakılırsa bizi gemilerine çekiyorlardı. Erlerim daha durumun farkına varamamışlar, oraya buraya durmadan ateş ediyorlardı. Bağırmak, onlara bir şeyler söylemek istedim ama başaramadım, bilincim yerinde olmasına rağmen sanki dilim tutulmuştu. Berbat bir durumdu, kör edici ışıklar, sağır edici silah sesleri, panik içindeki askerler… Kendimden geçtim.
Büyük bir odada kendime geldim, hepimiz masayla yatak karışımı çıkıntıların üzerine yatırılmıştık. Kalkmaya çalıştım, olmadı. Kımıldayamıyordum. Biraz sonra herkes kendine gelmiş, birbirlerini neler olup bittiği konusunda sorguya çekmeye başlamışlardı. Çok şaşkın bir haldeydiler. Onlara, sakin olmaya çalışmalarını, olağanüstü bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ama bizim her türlü koşulda soğukkanlılığımızı koruyabilecek şekilde yetiştirildiğimizi söyledim.

Beklenen anın gelmesi fazla gecikmedi. Korkuma hakim olup askerlerime örnek olmalıydım. Böyle durumlarda, üzerinizdeki sorumluluk kontrollü olmanıza yardım ediyor nedense. Ben komutandım ve bu askerler bana güveniyordu.

Odaya giren şeyler (sonradan adlarının Dlog olduğunu öğrenecektim) tıpatıp birbirlerine benziyorlardı. Birbirlerini nasıl ayırdettiklerini merak ettim. Bizimle iletişim kuracakları belliydi, acaba bunu nasıl yapacaklardı? Telepati en büyük olasılıktı.

“Sizden çok özür dilerim…” deyince bozuk türkçesiyle en öndeki yaratık, yanıldığımı anladım.
Dlog konuşmaya devam etti.
“Önce sizi bu şekilde alıkoyduğumuz, sonra da kısa bir süre içinde öğrenmek zorunda kaldığım türkçem için. Sizi bir süredir izliyoruz. Sizi daha iyi tanıyabilmek ve anlayabilmek için kültürünüzü dikkatlice incelerken, dilinizi de öğrendik. Benim adım Nu.”

İşte ilk tanışmamız böyle oldu Nu’yla ve dolayısıyla Dlog ırkıyla. Bu ırkı gözünüzde canlandırabilmeniz için, size Nu’yu tarif etmem yeterli olacak. Çünkü Nu’nun taşıdığı özellikler, tüm Dlog insanlarının ortak özellikleriydi.

Bir altmış boylarındaki bu uzaylı yaratığın narin denebilecek bir bedeni vardı. Bu beden, yusyuvarlak dazlak baş haricinde simsiyah bir giysiyle boydan boya sımsıkı sarılmıştı. Ayakları bir palet gibi uzun ve yayık olan Nu, bu haliyle bir dalgıcı andırıyordu. Buzdan oyulmuş bir büste benzeyen başındaki yüz pürüzsüz ve keskin hatlara sahipti. Yine buz gibi yarı saydam olan yüzünde tek bir tüy bile yoktu. Giysisinden belli olmamasına rağmen, vücudunun diğer bölgelerinde de tüy bulunmadığını tahmin etmek için falcı olmaya gerek yoktu. En ilginci, belki de korkuncu beyaz gözleriydi. İşte, Nu ve Dloglar böyle yaratıklardı.

“Bizden ne istiyorsunuz” Sesimin bu kadar rahat çıkması beni şaşırtmıştı.
“Yüzbaşı Kubilay’la konuşuyorum sanırım.”
“Evet”
“Sorunuzun cevabını daha sonra vereceğiz. İsterseniz önce yemeğinizi yiyin. Endişe etmenize gerek yok, size bir zarar vermek istesek bunu çoktan daha siz uyanmadan yapardık.”

Haklıydı.

Artık hareket edebiliyorduk, yerlerimizden kalktık. Dlogları takip ederek, bildik yemeklerle dolu bir masanın bulunduğu başka bir odaya geçtik. Derslerine iyi çalışmışlardı, yemek gerçekten mükemmeldi.

Yemeğimizi bitirdik. Yyemek sırasında Dloglar bizi seyretmekle yetinmişlerdi. Nu’nun bir komutuyla odanın dizaynının otomatik olarak tamamen değiştiğini, gereksiz fazlalıkların ortadan kalktığını hayretle gördük. Odanın duvarları ve zemini sanki canlıydı. Verilen komuta göre buralardan çıkıntılar çıkıyor, sonra bu çıkıntılar şekilleniyordu. Zeminden hepimiz için birer koltuk çıktı. Oturduk. Nu konuya hemen girdi.

“Sizden ne istediğimizi merak ediyorsunuz. Cevap basit; yalnızca yardımınızı… Sizi uzun araştırmalar sonucunda seçtik. Siz dünyanın en iyi kış savaşçılarısınız, sanki bu iş için doğmuşsunuz. Dünyanızda oldukça ustalaştığınız sanatınızı, bizim gezegenimizde de icra etmenizi istiyoruz.” Bizden cevap beklemeyecek kadar akıllıydı Nu, bu kadarcık bilginin üstüne, bizden cevap beklemek acımasızlık olurdu, onun için anlatmaya devam etti.

“Biz Dloglar, Lothar gezegeninde yaşıyoruz. Lothar bir kış gezegeni. İklimi sizin görev yaptığınız bölgenin Ocak, Şubat hava koşullarıyla hemen hemen aynı ve bu hava koşulları yıl boyunca değişmiyor. Sizin de fark etmiş olduğunuz gibi biz de sizin gibi oksijen soluyoruz, – doğrusu buna kesinlikle dikkat etmemiştim-, yani gezegenimizin atmosferi sizin için uygun.” Çok kısa bir ara verdi, sonra, “Buraya kadar sorusu olan var mı?”

Yavuz Onbaşı, “Üşümüyor musunuz?” diye sorunca askerlerin yavaş yavaş içinde bulundukları duruma alışmaya başladıklarını anlayıp sevindim. Onbaşı, eğitimli, okumuş, mizah duygusu gelişmiş bir gençti. Böyle ironik bir soruyu ancak o sorabilirdi zaten.
Ne onbaşının, ne de diğer askerlerin sorunun cevabını önemsediğini sanmıyorum, önemli olan, onları gülümseten bu sorunun sorulmuş olmasıydı. Ancak Nu bayağı ciddiye almıştı bu soruyu. Bir Yavuz’a, bir arkadaşlarına bakıyordu, soruyu anlamamış gibi bir hali vardı. Arkadaşlarının yanına gitti, birbirleriyle hararetli hararetli konuşmaya başladılar. Sinirlendiklerini falan düşünmeye başlamıştım ki, Nu arkasını dönüp, mahçup bir ifadeyle,
“Özür dileriz, sorunuzu anlayamadık. Üşümek bizim bilmediğimiz bir eylem.”

Birbirimizin suratına bakma sırası bize geçmişti. Onlara anlatmaya çabaladık, ne kadar başarılı olduğumuzu bilmiyorum . Sonunda, “üşümek” eyleminin, en iyi “düşük hava sıcaklığından olumsuz yönde etkilenmek” şeklinde açıklanabileceğinde fikir birliğine vardılar. Üşümek onlar için söz konusu değildi, bizim de böyle bir sorun yaşayabileceğimizi akıl edememiş olabilirlerdi, ama tedbirli davranıp dünyada kullandığımız her türden malzemeyi bizim gibi gemilerine çekmişlerdi.
Nu’nun anlatacakları daha bitmemişti.

“Yüzyıllardır, gezegenimizde barış ve huzur içinde yaşıyorduk, ta ki Uzay Korsanı diye tanımlayabileceğimiz bir gurup istilacı Lothar’a gelinceye kadar. Şimdi büyük bir tehlike içindeyiz. Bu istilacılar Lothar’ı gizli üsleri haline getirdiler, iklimi yüzünden saklanmak için ideal bir gezegen Lothar. Bizim onların gözünde hiçbir değerimiz yok. Sahip oldukları silahlarla hiç çekinmeden avlıyor, yok etmeye çalışıyorlar bizi. Canlı yakaladıklarını ise köle olarak kullanıyor ya da satıyorlar. Sayımız gün geçtikçe azalıyor. Neslimizi korumak zorundayız.”

“Bakın, bizim onlara karşı şiddet kullanmamız imkansız. Tam anlamıyla barışçı bir toplumuz biz. Bir başkasına fiziksel bir acı, fiziksel bir zarar veremeyiz. Bu size ters gelebilir, ama şiddet doğamıza aykırı bir olgu. Böyle bir iç güdüye sahip değiliz biz.”

“Sizden bizim için savaşmanızı ve onları yok etmenizi istiyoruz. Sizin bu yapacaklarınız karşılığında verebileceklerimiz ise, hem sizin, hem de ülkenizin çok işine yarayacak.”

“İleri bir uygarlığımız ve sizinkine kıyasla çok gelişmiş bir teknolojimiz var bizim. Size sunabileceğimiz olanaklar sınırsız. İnsanlarınızı tehdit eden hastalıklara çare olacak formüllerin ülkenize kazandıracaklarını düşünün, ya da kimsenin hayal bile edemeyeceği teknolojik yeniliklerin. Güçlü bir ekonomi, uluslararası sözügeçerlilik ve çok daha fazlası.”

Nu sustu. Karar vermek için düşünme zamanının geldiği anlamına geliyordu bu suskunluk. Komuta bendeydi ama böyle bir konuda tek başıma karar veremezdim, askerlerimin de fikirlerini almalıydım. Kendi fikrimi onlara söyledim.

“Dağlarda teröristlerle çarpışırken, ülkemiz için bir şey yapıyorduk arkadaşlar, ama şimdi ülkemiz için çok daha önemli bir şey yapma fırsatı geçti elimize. Ben bu fırsatı kullanalım derim. Ama herkes benim gibi düşünmek zorunda değil. İsteyenler geri dönebilir, benimle olanlar ellerini kaldırsın!”

Askerlerimle bir kez daha gurur duydum, hepsi ellerini kaldırmıştı. Nu’ya cevabımızı ilettik. Teşekkür etti. Teklifini kabul edeceğimizi zaten biliyormuş gibiydi. Bizi o kadar iyi incelemişlerdi ki…
Nu, kısa bir süre sonra Lothar’a varacağımıza, o zamana kadar dinlenmemizin iyi olacağını söyledi.

Lothar’a yolculuğumuz ne kadar sürdü bilmiyorum, çoğunlukla uykudaydık. Yine böyle uykudayken, Nu gelip bizi uyandırdı. Aslında hepimiz, bizimle yolculuk boyunca ilgilenen Dlog’un, Nu olduğunu düşünüyorduk, ama buna emin olmamıza imkan yoktu. Her seferinde ayrı bir Dlog’la da karşılaşıyor olabilirdik. Bize Lothar’a iyice yaklaştığımızı, uzaydan gezegenlerinin nasıl göründüğünü merak edip etmediğimizi sordu. Ediyorduk. Duvarda büyük bir pencere açıldı. Lothar karşımızdaydı.

Söyleyecek fazla bir şey yok. Karşımızda dev bir kar topu duruyordu. Bembeyazdı. Uzayın kapkaralığı içinde korkunç bir zıtlık oluşturuyordu.

Gezegenin atmosferini geçtiğimizde kendimizi evimizde gibi hissettik. Burasının gerçekten kışın görev yaptığımız dağlardan fazla bir farkı yoktu. Aradaki tek ve büyük farkı, geminin iniş yaptığı dağın içine kurulmuş şehir oluşturuyordu. Dlogların şehirlerini dağların içine kurduğunu öğrendik. Ne şehirlerdi ama… Biz anca filmlerde görmüştük böylelerini. Teknolojilerinin gerçekten çok geliştiği belli oluyordu bu şehirleri gördüğünüzde. Bu gelişmiş teknolojilerini silah yapımında kullanmamaları saygı duyulacak bir şeydi. Yalnızca hayat koşullarını en iyi seviyeye getirmeye çalışmışlardı. Dünyamızdaki yöneticilerin onlardan alacağı çok ders olduğunu düşünmüştük.

Ayrıntı olarak, saatlerimizden söz etmek istiyorum. Dlog gemisine ışınlandığımız andan, Lothar gezegenine inip gemiden uzaklaştığımız ana kadar saatlerimiz hiç çalışmamıştı. Bir saniye bile ilerlememişti saatler.

İlk iş olarak, Dloglar’a giysilerini değiştirttim. Bu simsiyah giysiler onları mükemmel birer hedef haline getiriyordu. Bu değişiklik için onları ikna etmek hiç de kolay olmadı, korsanları kovduktan sonra ne isterlerse giyebileceklerini anlatmama rağmen, uzun bir süre yüzyıllardan beri süre gelen bu alışkanlıklarını terk etmemekte inat ettiler.

Tüm bunlar olup biterken Nu olduğunu sandığım Dlog’a o çok merak ettiğim konuyu sormaya fırsat bulabilmiştim. Birbirlerini nasıl ayırt edebiliyorlardı? Nu’nun cevabı kafamı karıştırmaktan başka bir işe yaramadı. Birbirlerini ayırt etmeye ne gerek varmış ki!

Gezegene gelişimizden birkaç gün sonra korsanların gemisini izleyip bilgi toplamaya başladık. Gemi bizi buraya getiren gemiden kat kat daha büyüktü, yüzlerce fotoğrafını çekmemiz gerekti geminin. Korsanların bir yarısı devamlı gemide kalırken, diğer yarısı Dlog şehirlerinin girişlerini bulmak için dağlarda keşfe çıkıyordu. Genelde yaya oluyorlardı, hava koşulları tek kişilik hücum gemilerini kullanmaya müsait değildi. Lothar’ın yalnızca on altı saat olan günlerinden üçü bizim iyi bir plan yapmamıza yetti. Plan basitti. Ama kesin ve kalıcı bir sonuç, hiçbir korsanın gezegeni canlı olarak terk etmemesine bağlıydı. Biz gittikten sonra Lothar’a dönüp Dlog’lardan intikam almalarını istemiyorduk. Kaçış yollarını kesebilmek için önce uzaygemisini etkisiz hale getirmeliydik, bunu da bir çarpışmaya girmeden halletmemiz şarttı, uzaygemisindelerken onlarla çarpışmak, intihar demek olurdu. Hepimiz dünyaya sağ salim dönmek istediğimizden, gemiyi sessiz bir suikastle imha etmeye kara verdik. Bu iş için elimizde yeterince patlayıcımız vardı ama biz yeterinden çok fazlasını kullandık. Ne de olsa bu gemi farklı bir teknolojinin ürünüydü, işi şansa bırakmamakta yarar vardı. İstesek, Dloglar patlayıcılarımızı olduğundan on kat daha güçlü hale getirebilirlerdi ama onları bu işe karıştırmamayı ilke edinmiştik. Onlara, yaratılışlarına, yaşam felsefelerine duyduğumuz saygı bizi böyle davranmaya itmişti.

Korsanların gemisini uçurmak o kadar kolay oldu ki, bir tuzak olasılığından kuşkulandık. Aslında kuşkulanacak bir şey yoktu, Dlogları iyi tanıyan korsanlar, bu şiddet karşıtı toplumdan bir zarar gelmeyeceğini düşünerek, korunmaya yönelik herhangi bir tedbir almaya gerek görmemişlerdi. Bundan sonrası biraz daha zor oldu, karlı dağlarda kıran kırana bir savaş başlamıştı. Korsanlar bizden üç kat kalabalık, silahları da bizimkilerden çok daha güçlüydü ama biz bu farkı tecrübemizle kapatmasını bildik. Farklı gezegenlerden olan korsanları teker teker indirdik. Görmeliydiniz, sanki çirkin yaratıklar müzesinden kaçmış hilkat garibelerini avlıyorduk. Ne yazık ki bu savaşta bizim de yarımızdan fazlası öldü. Ordayken kaybımızın on dört kişi olduğunu sanıyordum, dünyaya geri döndüğümüzde bu sayı bir anda yirmi üçe çıktı. Hatta yirmi dörde, beni de listeye ekleyebilirsiniz.

Dloglar söz verdikleri gibi, artık fazla bir işe yaramayacağını öğrendiğim birçok ilaç formülü verdiler bize. Bizi nereye bırakmalarını istediğimizi sordular sonra. İstanbul’u seçtik ağzımız kulaklarımızda.

Onlara güveniyor, onlarla iyi birer dost olduğumuzu düşünüyorduk. Onlara saygı duyduk, onları sevdik. Ama onlar baştan beri yalnızca bir araç olarak görmüşlerdi bizi. Kullanıldıktan sonra, bir kenara atılacak araç…

Kötü aldattılar bizi. Onlar için savaştık, onlar için öldük. Karşılık olarak onlar da tüm sevdiklerimizi, tüm hayatımızı çaldılar bizden. Ama söyleyin, biz nasıl düşünebilirdik ışık hızıyla yolculuk ettiğimizi ve nerden bilebilirdik, bu hızla yapılan bir yolculukta geçen saatlerin ardımızdakiler için yıllar demek olduğunu.”

Kubilay’ın anlatacak başka bir şeyi kalmadığını anlamıştı Japon. Derin bir sessizliğe bürünmüştü çünkü geçmişten gelen bu asker. Japon diyecek bir şey bulamadı, hangi sözler bu adamı teselli edebilir, acısını hafifletebilirdi ki. Yavaşça yerinden kalktı, ortama hakim olan sessizliği bozmamaya gayret göstererek kapıya yöneldi. Kapıdan çıkarken, son kez arkasına dönüp baktı, belki adam kendisine bir şeyler der diye. Ama varlığının çoktan unutulduğunu fark etti. Hoş bir durum değildi, yine de içerlemedi. Dünyanın en yalnız adamını ardında bırakarak evi terk etti.

Epilog

27.11.2000 İstanbul
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi

“Bana anlattığı hikayeyi dinlesen şaşar kalırsın. Tüm ayrıntıları düşünülmüş olağanüstü bir hikaye.”

“Ve buna tamamen inanıyor, değil mi doktor?”

“Kesinlikle. Çevresinde olan bitenden, gerçeklikten tamamen koparmış kendisini. Her şeyi yeniden kurgulamış.”

“Şu anda akıl hastanesinde olduğunun nasıl bir an bile olsun farkında olmaz?”

“O yalnızca görmek istediğini görüyor artık. Yaşadığı travma onu bizim için olağanüstü bir vaka haline getirmiş. Belli ki sınırları çok geniş bir hayalgücüne sahipmiş ve bunu bir savunma duvarı yaratmak için kullanmış. Sonra kendini bu duvarlar arasında güvene almış. Bir yazar gibi tüm ayrıntıları hesaplamış ki duvarlarda en ufacık bir çatlak olmasın, dışarıdaki gerçeklik bu çatlaklardan içeri sızmasın.”

“O olayı hatırlıyorum. 7 sene önceydi. Teröristler askerleri kurşuna dizmişti.”

“33 arkadaşı gözleri önünde öldürüldü. O yediği yedi kurşuna rağmen hayatta kalmayı başardı.”

“Anlattığı hikayeye ne diyorsunuz, doktor. Yani, edebi yönden… Bilimkurgu edebiyatına meraklı olduğunuzu biliyorum. Bugüne kadar okuduklarınızla kıyaslarsanız.”

“İkinci sınıf bir bilimkurgu filmi çekilebilirdi bu hikayeden sanırım. Ama öyle insanı meşhur edecek değil de daha çok dandik TV kanallarının herkesin uyuduğu saatte yayınladığı türden bir film. (Güler ve genç asistana göz kırpar.) Öyle olmasa kağıdı kalemi elime alıp hemen yazardım. Çocukken hep bir bilimkurgu yazarı olmayı düşlemiştim.”

“Niye bıraktınız bu düşün peşini?”

“Arthur C. Clark’ı keşfettim.”

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin