Ters Ninja Pazar Öyküleri çarpıcı bir Alper Bilgili öyküsü ile devam ediyor: Barış

Paylaşacağım şeyi bir aşk tecrübesi olarak nitelemek mümkün. Her an rastlanmayacak türden, doğru. Yine de aşkın asgari öğelerini barındırıyor. Bir seven ve bir savaş.

12 ağustos 1993 -yani Emira ile tanıştığım o ilahi gün- benim miladımdır. O kadını görmeliydiniz. Öyle garip bir güzelliğe sahipti ki kendisinden önceki her hatırayı zihnimde ayrıntılar için ayırdığım çöplüğe dökmüştü. Düz siyah saçları ile tezat oluşturan beyaz, bembeyaz yüzü çillerle bezenmişti. Ve iri gözleri simsiyahtı. Siyah göz olmaz, diyen çıkacaktır elbet. Ama yanılıyor, dünya öküzün başında bir tepsi değildir diyenler kadar hem de… Beyaz dişleri, kırmızı diş etleri vesaire…

Hayır!

Vereceğim hiçbir detayın o güzelliği anlatmaya yetmeyeceği açık. Küskün bir romancının da önerdiği gibi, şimdi gözlerinizi kapatma vakti. Kapatın ve sizi en çok etkileyen, uzun süre esir alan bedeni hayal edin. Emira’yı zihninizde canlandırmanın en iyi yolu bu. Dediğimi yapın, kendinizi benim yerime koyun istiyorum. Koyun ki yaptıklarımı daha kolay kabullenin. Beni bir okur rahatlığı ile yargılamayın.

Ben güçlü kadınları severim. Sanırım bu tercihim, zayıf yaratılışım ile yakından alakalı. “Güçlü”yü biraz açmakta fayda var. Batı Avrupa’nın sert görünüşlü ama en fazla bir av köpeği kadar isyankâr kadınları değil kastım. Onlardan sıkıldım. Güçlü, korkusundan savunmaya geçip yabanileşen değil, zayıfı umursamayandır benim için. Evet, sanırım adam yerine konulmamak beni etkileyen yegâne şeydir.

Emira gücünü, kampa geldiği ilk gün -hem de fazlasıyla- hissettirmişti. Sığınmacılara ayrılan bölgenin yeteri kadar güvenli olmadığını iddia edip küçük çaplı bir isyana neden olmuştu. Bize karşı şükran duygusuyla dolu olan ihtiyarlardan umudu kesen Emira, diğer kızlara dönmüş, hepsiyle kısa konuşmalar yapmış ve nihayet akşama doğru tüm kampı arkasına takmıştı. Rahatsız edici derecede yavaş bir el devinimi eşliğinde derdini anlatışı zihnimde, taptaze:

“Burada kalamayız. Evimizi terk edip buraya gelmemizin nedeni güvende olmamamızdı. Karakoldan bu kadar uzakta kurulan bu kamp oradan daha güvenli değil. Burada kalmaktansa eve dönmeyi tercih ederiz.”

“Merak etmeyin. Karakoldan buraya gelmemiz on dakikamızı alır. Üstelik bizim burada olmamız bile Sırpları durdurmaya yetecektir. Kimse o kadar çılgın olamaz.”

“Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Karakolunuzu gördüm. Orada ancak elli asker barınabilir. Şehirde Sırpların burayı basmak için dört yüz kişilik bir milis gücü hazırladıkları konuşuluyor.”

“Biz daha donanımlıyız.”

“Onlar daha inançlı. Ne istediklerini biliyorlar. Siz ise kendiniz için savaşmıyorsunuz. Canınızı bizim için tehlikeye atmayacağınızı hepimiz biliyoruz.”

“Önerin nedir?”

“Onları durdurmanın tek yolu buraya gelirlerse hiçbirinin sağ çıkmayacağını hissettirmek. O yüzden karakolunuzu kampın ortasına taşımanız gerekiyor. En azından dışarıdan roket atmalarını engelleriz. Sizden birisinin ölümüne yol açacak bir roket Batı basınında bu savaşın manşet olmasına yeter. Bunu göze alamazlar, inan bana.”

“Buna tek başıma karar veremem. Üstlerimle konuşmam gerekiyor.”

Emira tüm bu konuşma süresince öfkeden arınmış bir vücut diline sahipti. Zaman zaman gözlerini gözlerime dikiyor, bana inanmadığı anlarda yüzündeki alaycı ifadeyi gizleme gereği duymuyordu.

Bu ilk diyalog daha fazla uzamamıştı. Üstlerime bu konuyu açmayacağımı o da biliyordu. Yüzüme güvensiz bir bakış fırlatıp çavuşumla konuşmaya başladı. Elbette çavuş bana rağmen bir karar alamazdı. Emira’nın amacı farklıydı. Kimi isterse onu dikkate alacağı tehdidinde bulunuyordu. Sanırım ona olan ilgimi fark etmişti. Aslında ona yardımcı olmayı gerçekten istiyordum. Ama ne yapabilirdim ki? Kahraman değildim. Olmak zorunda da değildim. Birleşmiş Milletler’in bu boktan savaşın ortasına attığı sıradan bir subaydım. Hepsi bu.

Aradan üç dolunay geçti. Emira kampı terk etmeyi aklından tamamen çıkarmışa benziyordu. O da kaçınılmaz sonun farkına varmış olmalıydı. Her halükarda ölecekti. En azından burada daha uzun yaşayabilirdi. Saraybosna’da savaşın kızıştığı anlatılıyordu. Boşnaklar Sırplardan elde ettikleri silahlarla iyi bir savunma örneği veriyorlardı. Bilhassa gönüllü askerler düşmanlarında, onlara kolay teslim olmayacakları hissini uyandırmışlardı. Moral kaybına uğramış Sırpların önceliği bu kamp değildi. Çünkü burası savaşı kazanmak için stratejik bir nokta olmaktan uzaktı. Kampın sadece sembolik bir önemi vardı. Burayı basmanın ardında, düşmanına acı çektirmek ve onun onuruyla oynamak dışında hiçbir motivasyon olamazdı. Zira kampta sadece kadınlar, çocuklar ve yaşlılar vardı.

Tüccar bir ailenin kızı olan ve eğitimini Kanada’da alan Emira’yı tanıdıkça ona daha fazla hayranlık duyar olmuştum. Aksanlı ama fazlasıyla yeterli İngilizce’si ile kamptakilerin sözcüsü konumundaydı. Bu yüzden sık sık karşı karşıya geliyorduk. Hemen her konuda bir şeyler biliyordu. Siyaset, ekonomi, sanat tarihi, teoloji… Bu yaşında bu kadar bilgeliği nasıl biriktirdiğini aklım almıyordu. Daha etkileyici olan ise aşina olmadığı konulara olan hevesiydi. Biraz daha vakit geçirebilseydik keskin nişancı olma yolunda ciddi mesafe katedebilirdi. Tüm bu insanüstü özellikleri tatlı bir hayranlıkla dile getirdiğime bakmayın. Diğer duygular gibi hayranlığın da dengeleyicisi vardır: Aşağılık kompleksi. Evet sanırım bu şekilde tanımlayabilirim hayranlığın beraberinde getirdiği duyguyu. Emira yanımdayken, tek çabam açık vermeden, hata yapmadan sohbeti bitirmekti. Gelin görün ki, o yanımda değilken de rahat değildim. Hayranlığım çocukça heveslerimi tetikliyor, hemen buluşma dürtüsü peşimi bırakmıyordu. Emira albenili bir eziyetti.

Albeniliydi demiş miydim?

Samimiyetimizin artacağına inandığım o geceye dönelim. Gece nöbetçilerini teftiş etmek için dışarı çıkmıştım. Rotterdam’lı askerin kulübesine vardığımda içeride kimsenin bulunmadığına şahit oldum. İnsanları uyandırmamak için elimden geldiğince kısık sesle “Van Schubert” diye bağırdım. Bir yandan da sağa sola koşturuyordum. Sırplardan şüphe etmenin gereksiz bir düşünce olduğuna inanmama rağmen Van Schubert’in görev yerini boş yere terk etmeyeceğinden emindim. Birincisi, bu çocuk emrim altındaki askerlerin en zekisiydi. Buraya gelmeden önce bir enstitüde felsefe dersi verdiğini anlatmıştı bir sohbetimizde. Algıların insanı yanıltabileceğini iddia eden o kitaplara aldanmadıysa, görev yerini terk etmesinin canımıza mal olacağını biliyor olmalıydı. İkinci gerekçem ilkinden daha saçma olmakla beraber daha muhtemeldi. Gariptir ama Feyenoord’a olan antipatim -ki en fazla Amsterdam’lı emekli rahibelerinki kadardır- Van Schubert’i görevini daha dikkatli yapmaya itiyordu. Futbol takımı yüzünden onun açığını aradığım söylentisi ortalıkta dolaşıyormuş. Ajax-Feyenoord maçlarının oynanacağı haftalarda daha da nazik ve çekingen olması bu söylentiye kulak kabarttığını gösteriyordu.

Van Schubert’e olan güvenim, yanında çimlere uzanan Emira’yı görünce eridi gitti. Birkaç salise içinde tamamen öfkeyle doldum. Midemin asidinin yükseldiğini hissettim. Şimdiden gözlerimi yakıyordu. Silahımın dipçiğini genç askerin kafasına indirmeyi düşündüm. Zihnimde olaylar çabuk gelişiyordu. Mermileri çoktan, genç askerin bilmiş ağzına boşaltmış, cebimden çıkardığım İsviçre çakısı ise gözlerini oymuş, suçu da Sırplara atmıştım. Neyse ki Van Schubert boş bakışlarımdan öfkemin derinliğini ve planladıklarımı hissetti de hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Babam aciz ve sümüklü insanlara acı çektirmemem gerektiğini beynime işlemişti. Merhametim, hıncıma galebe çaldı. Bana, en fazla bir pandomimci kadar güven veren o adi yaratığa tükürükle servis edilen ağır küfürler eşliğinde yol verdim. Emira sessizdi. Van Schubert’in def edilişini ilgiyle izledi. Sıranın kendisine geleceğinden korkuyor olabilir miydi?

Elini ağzına götürdü. Hayır, gülümsüyordu ve sanırım ince parmakları ile gülümsemesini örttüğünü düşünüyordu. Yeniden yere uzandı. Elini cebine attı. Çıkardığı saç tokasını ağzına aldı. Uzunca bir süre saçlarını arkada toplamasını bekledik. Ben ve tüm dünya. Nihayet saçlarını tokasıyla evcilleştirdi. Sonra birden öksürmeye başladı. Astım krizi, belki de on saniyede o olgun kadını, aciz bir kız çocuğuna dönüştürdü. Elimi tuttu ve yanına uzanmamı istedi.

Tüm geceyi benimle geçirdi. Sol eli avcumda ve ince uzun boynunun üstünde emanet gibi duran başı omzumda öylece uzandık. Savaşla ilgili tek cümle etmedik. Savaştan yorulmuştu. Onu zorlamadım. Belki savaşın başında Hırvat komşuları tarafından öldürülen eşi veya bakkala giderken omuriliğine saplanan bir sniper mermisi ile sakat kalan bir kızı olabilirdi. Konuyu onlara getirebilir, şu an başka bir kampın hastanesinde yatan kızının fotoğraflarına bakabilirdik. Emira dayanamayıp ağlamaya başlardı. Ben fotoğraftan başımı kaldıramazdım. “Ne tatlı bir çocuk” derdim. Emira’nın bütün insanüstü güzelliğini taşıyor diye geçirirdim aklımdan. Ve bir an onunla evli olduğumu, ondan bir çocuğumun olduğunu hayal ederdim. Ve tam da bana güven duyduğundan emin olduğumda, acizliğinden faydalanıp amacıma ulaşabilirdim.

Yapmadım. Neden bilmiyorum. Sanırım onu öyle aciz, bana muhtaç görmek ondan -geçici de olsa- tiksinmeme yetmişti. Bir süre sonra saate bakma gerekçesiyle terli elini bıraktım. Saçları da kokuyordu. Belki de haftada bir kez daha yıkanmalarına izin vermeliydik.

O günden sonra benden sürekli kaçtı. Bir daha karakola yaklaşmak şöyle dursun, karşılaşabileceğimiz ortamlarda da bulunmadı. Kendisini odama çağırdığımda ise hasta olduğu haberini yolluyordu yakın arkadaşlarıyla. Onu zorlamam gereksizdi. Zaten bu oyunun sonu yoktu. Reddedilmek, kabul edilmekten daha çok ızdırap vermiyordu. Benden yardım dilenen aciz bir yaratığa sevgi besleyemezdim. Tıkanıp kalmıştım. En iyisi olayları akışına bırakıp savaşın bitmesini beklemekti. Her aşk mutlu bitmezdi. Ya da mutlu biten şey aşk olmaktan çıkardı.

Sonra o muhteşem olay gerçekleşti, hem de ölüm ya da doğum kadar aniden.

Saat dokuz sularında sabah kahvaltısı için hazırlanırken odamın kapısı şiddetle inledi. Kapıyı çalan asker derdini açmak için titremesinin geçmesini bekledi. “Devriye gezen iki askerimizi esir alan Sırplar”dan bahsetti. Benimle görüşmek istiyorlarmış. Haberi getiren asker kadar belli etmesem de korku beni de kuşatmıştı. Aşağıya inerken ne kadar da hazırlıksız yakalandığımızı düşündüm. Çaresizdik ve anlaşmada en fazla her çaresiz kadar pazarlık hakkımız vardı.

Sırp milislerinin lideri Bojan hayalimde canlandırdığımdan çok farklı bir dış görünüşe sahipti. Kaba sakallı, kırmızı gözlü ve pis kokulu değildi. İnce yüz hatları ve kibarlığı bende anlaşabileceğimiz hissini uyandırmıştı. O da benim gibi buraya kazara düşmüş olmalıydı. Bojan’ı bilmem ama ben tipik bir Hollandalı kadar savaşçıydım. İkinci Dünya Savaşı’nda düşmana dört gün direnen atalarım kadar yani. Ve her Hollandalı asker kadar merttim. Hitler’e tüm Yahudiler’i itiraz etmeden, seve seve teslim eden meslektaşlarım kadar… Uzatmaya gerek yok, ben ne merttim, ne de savaşçı. Övünebileceğim özelliklerim şeytana pabucunu ters giydirecek aklım ve pazarlık yeteneğimdi. Bojan ile çaylarımızı yudumlarken, kendisinden yirmi kat büyük Endonezya’yı üç yüz yıl sömüren atalarımın aziz hatırasını saygıyla andık.

Yanılmamıştım -zaten artık pek yanılmıyordum, galiba savaş insanı gerçekten de çabuk olgunlaştırıyordu. Bojan anlayışlı bir adamdı. İkimiz de birbirimizin isteklerini doğal karşıladık. Samimi bir şekilde el sıkışıp işe koyulmak üzere ayaklandık.

“Yalnız Bojan bir şey daha var. Ona bu teklifi senin götürmeni istiyorum. Bu olay öyle bir şekilde gerçekleşsin ki ben bile… Anlıyorsun değil mi? Ben söylersem işin büyüsü kaçar.”

“Tamam” dedi Bojan. Şimdi anlayışlı yüzünde bir de sevecen gülümseme bitmişti. Aşığın maşuğa kavuşması her kültürde kutsal mıydı?

Sonradan öğrendiğime göre her şey anlaşmamıza uygun gelişmiş. Bojan, Emira’ya gidip kamptan en güzel beş kızı kendilerine verdikleri takdirde kampın geri kalanına dokunmayacaklarına söz vermiş. Ha, bu arada vefalı dostum benim dileğimi de unutmamış. Emira benimle bir kez yatarsa onu serbest bırakacaklarını da taahhüt etmiş.

Emira karar vermek için on dakika istemiş. On yıla denk on dakikalardan. Yataktaki işimiz biraz daha uzun sürdü. Fazla oyalanmadan ayağa kalktım. Terlemiştim ama buradan bir an önce uzaklaşmamın ruh sağlığım açısından iyi olacağını düşünüyordum. Emira sırtını bana dönmüş, ağladığını gizlemek için kafasını yastığa gömmüştü. Onu, o halde, uzun uzun seyretmek isterdim. Ben onu seyre dalmışken bana dönüp nefretle baksa daha da mutlu olurdum. Ama dedim ya, acele etmeliydim. Tatmin hissim dağılmadan ve beynimde şu imajla orayı terk etmeliydim. İşte, hâlâ güçlüydü ve benden nefret ediyordu. Tiksinti tüm vücudunu kaplamıştı. Ve yatağımdaydı.

Kusursuz aşk, bu olmalıydı.

Onu orada bırakıp giderken de, kampı, herkesi öldürmeleri için Sırplara terk ederken de içimde en ufak bir endişe hissetmedim. Bize kamptan uzaklaşırken eşlik eden muhbir köylüden öğrendiğime göre Bojan alanında gerçek bir uzmanmış. Öldürülen bir yetişkinin vücudundan en fazla ne kadar sidik çıkar, beyin kanla birleşince nasıl bir renk alır ya da kurşun, kafatasını deldiğinde çıkan ses yaşlara göre nasıl değişir gibi sorulara ondan daha iyi cevap verecek birisi bulunamazmış. Malzemeyi heba etmeyeceğinden emindim. Kaldı ki endişe duyulmayı daha fazla hak edecek konular vardı zihnimde. Yeni bir platonik aşk gibi. Bana acizliğimi hatırlatacak, hayranlık duyacağım yeni birini bulabilecek miydim?

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen İstanbul Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümü, doktora programında eğitimini sürdürmektedir. Alper Bilgili’nin Kaplumbağa Adayı Müneccim Sabri ve Endülüs adlı öyküleri de ilk kez Ters Ninja’da yayınlanmıştı.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin