Ters Ninja Pazar Öyküleri: Martılar ve İnsanlar

Gökyüzünün mavisi son demlerini yaşıyordu. Yusyuvarlak bir kor parçasını andıran güneş, gece uykusuna yatmak üzere dağların ardındaki evine doğru ağır ağır düşüyordu. Ay, nöbetini devralmak için güneşin gitmesini nedense bekleyememişti. Deniz güneşi uğurlamak için mi, yoksa ayı karşılamak için mi bilinmez, cılız dalgalarıyla reverans üstüne reverans yapıyordu sahile vuran cılız dalgalarıyla. Gökyüzünde süzülen martılar da eklenince, doyumsuz bir tablo çıkıyordu ortaya.

Tablonun arka planında kalan martılara yoğunlaştırılsa dikkat, içlerinden birinin diğer martılardan biraz daha farklı olduğu fark edilebilirdi. Farklılığı yaratan martının boyutu ve tüylerini rengiydi. Kanatlarının bir uçtan diğerine genişliği, yetişkin bir insanın iki yana açılmış kollarının ulaşaşacağı uzunluğu bile aşıyordu. Artık tüylerine iyiden iyiye koyu renklerin hakim olduğuna bakılırsa, ergenliğini çok gerilerde bırakmış, çok kıyılar görmüş, çok avlar yaşamış yaşlı, bilge bir martıydı bu. Kendisinin yarısı büyüklüğünde bile olmayan bir martıyla yan yana uçuyordu. Küçük martının tüm bedenini saran beyaz tüyleri toyluğunun, griye çalan tek tük boy vermiş tüyler ise  onun sabırsızlıkla beklediği ergenliğinin göstergesiydi.

İki martının diğer martılara yaklaşmamalarına ve balık yakalamak için denize hamle yapmamalarına bakılırsa, derin bir sohbete dalmışlardı.

“Bilge Martı,” dedi iki martıdan ufak tefek olanı. “Acıyorum şu insanlara. Uçamıyorlar gönüllerince. Yerdeler hep.”
Genç martının bu sözleri üstüne gülümsedi Bilge Martı. “Acı,” dedi. “Acı ama, uçamadıkları için değil, uçmadıkları için.”
Genç martı anlamış gibi göründü, ama içinden, “Bu bilgeler hep böyle bilgece laflar etmek zorundalar mı?” diye hayıflandı. Bilgeyi herkesten çok sevip, herkesten çok sayardı, çünkü onunla aynı soydandı. Bununla da çok gurur duyardı. Yine neden bahsettiğini anlamamıştı ama aptal gibi görünmek istemediğinden, atasına ne demek istediğini soramamıştı. Bilge gencin sesszliğinden bu durumu fark etmişti. Yine gülümsedi, kendi de gençken böyle değil miydi? Torununun gururunu kırmamak için bir şey söylemedi, ama onu insanlar hakkında biraz daha bilgilendirmeye karar verdi.

“Çok az martının bildiği bir masal anlatacağım sana, insanlar hakkında daha fazla fikrin olabilmesi için. İster misin?”
“İsterim tabii.”
“İyi dinle o zaman,” dedi Bilge ve zamanında kendi atasından dinlediği masalı anlatmaya başladı.

“Kimsenin bilmediği bir yerde ve zamanda, Arelonya adlı bir ülkenin, kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar küçük ve önemsiz kasabası Alvat’da, çok akıllı, çok okumuş, çok yazmış bir adam yaşarmış. Bütün kasaba ona “Kuşadam” dermiş. Neden diye sorarsan, bu adam her gün ve bütün gün evinin balkonunda oturur, kuşları seyredermiş. Zaman geçtikçe, onun bu halini gören halk arasında bir söylenti almış başını yürümüş. Sözde bu adam eskiden bir kuşmuş da, sonradan insana dönüştürülmüşmüş. ‘Şimdi kuş olduğu, göklerde uçtuğu günleri özlüyor, ondan kuşları böyle özlemle seyrediyor’ derlermiş. Bu söylentiler Kuşadam’ın da kulağına gelirmiş, yalnızca kahkahalarla gülermiş kendisi hakkında anlatılan tüm bu kocakarı masallarına. “Cahiller,” diye dalga geçermiş kasaba halkıyla.

İşin gerçeği neymiş aslında biliyor musun? Kuşadam kuşlara çok özenir, çok hayranlık duyarmış, çünkü bütün hayali ve arzusu onlar gibi uçabilmekmiş, bu yüzden, kuşları seyrederek geçirirmiş tüm zamanını. Bir yandan da insanları kanatsız yarattığı için Tanrı’ya veryansın eder dururmuş. Kendi kendine bunu bir nedene bağlamaya çalışır, günlerce düşünür, başarısız olunca da, Tanrı’nın bu konuda hata yaptığını ileri sürer, kızarmış ona kendince. İşte böylece günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalamış. Kuşadam sonunda bir gün Tanrı’yı bulmaya ve ondan bir çift kanat istemeye karar vermiş. Bu sayede, Tanrı’nın hatasını anlamasını da sağlayacağını düşünüyormuş. Uzun hazırlıklardan sonra yola koyulmuş bizim Kuşadam. En yüksek dağlara tırmanmış, en büyük ormanları geçmiş, en engin denizleri aşmış, ardında bir sürü şehirler, kasabalar, tarlalar, nehirler, tepeler bırakmış, ama yine de bir türlü bulamamış Tanrı’yı. Yollar arşınlamaktan yorgun düştüğü günlerden birinde yine  Tanrı’ya söylenmeye başlamış bizimkisi. Sonunda bu dünyanın ve öte dünyanın denizlerindeki tüm balıkların bir araya getirilmesiyle oluşacak yığından bile büyük bir sabra sahip Tanrı daha fazla dayanayıp öfkelenmiş ve Kuşadam’ın kendisini bulmasına izin vermiş. Kuşadam birden bire Tanrı’yı, hem de böyle sinirliyken karşısında görünce önce çok korkmuş ama Tanrı’nın hata yaptığına konusunda o kadar eminmiş ki, kısa bir süre içersinde cesaretini toplamayı başarmış. ‘Biraz sonra,’ demiş, ‘nasıl olsa Tanrı beni takdir edecek.’

‘Konuş,’ demiS Tanrı. ‘Konuş ki, canını bağışlatacak bir şeyler arayayım sözlerinde.’
‘Uçmak istiyorum,’ demiş Kuşadam.
‘İyi ya, uç,’ diye yanıt vermiş Tanrı.
‘Kanatlarım yok ki, uçayım,’ demeye cüret etmiş Kuşadam.
‘Sen kuş musun ki, kanadın olsun,’ diye buyurmuş Tanrı.
‘En mükemmel ben yaratılmadım mı?’ diye sormuş bizimkisi.
‘Evet,’ diye yanıtlamış Tanrı bu soruyu.
‘O zaman kuşlar bile uçarken, ben niye uçamıyorum. Neden çok gördünüz bir çift kanatı bize,’ diyerek cüretinin dozunu arttırmış kendini çok akıllı sanan Kuşadam.
‘Bilmem! Bu soruları sen kendine sormalısın,’ demiş Tanrı beklenmedik bir sakinlikle.
‘Hiçbir şey anlamadım,’ demiş Kuşadam. Ve Tanrı birden köpürüp, büyük bir öfkeyle kükremiş.
‘Daha bunları bile anlamıyorken, bu cahil halinle benim işlerimi nasıl anlamaya çalışır, ne cüretle beni yargılamaya kalkar, takdirimden kuşkulanırsın, sefil!’

Tir tir titriyormuş artık Kuşadam, beti benzi atmış. Tanrı sözlerini sürdürmeye tenezzül etmiş.

“Kuşların uçmak için kanada ihtiyacı vardı verdim. Gerekseydi sana da verirdim, aptal. Şimdi gözümün önünden kaybol ve bir daha benim adımı andığında sözlerine dikkat et,’ der demez, bizim Kuşadam kendisini Alvat’daki evinin önünde bulmuş. O günden sonra kimse onu kuşları izlerken görmemiş. Yıllar sonra koyunlarını güden bir çoban, Kuşadam’ı gökyüzüne yükselirken gördüğünü anlatmış kasabalılara. Yeminler etmiş doğru söylediğine, ama yine de ona kimse inanmamış. Her zamanki gibi yalan söylediğini düşünmüşler bu konuda zaten halihazırda kötü bir üne sahip olan çobanın. ”

“İşte böyle,” dedi Bilge Martı,”Şimdi anladın mı?”
“Biraz,” diye cevap verdi genç martı.
Bilge Martı bu cevaptan tatmin olmadı. Toy martının yüzüne yerleşen ifadeyi görmüştü çünkü. Bu ifadeyi iyi bilirdi. Kafası karışmış yüzlerce martı görmüştü bu yaşına kadar. Kabullenmişlikle derin bir iç geçirdi ve “Sanırım, bu masalı ona seneye anlatmalıydım” dedi kendi kendine.

Çınarcık’ta geçen çocukluğuma ve sayfiyede geçen çocukluklarını tebessümle anan tüm yaşlı ruhlara ithaf edilmiştir.
Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin