Ters Ninja Pazar Öyküleri: Sadık Yemni’den Göçmen Tortuları Treni

Yatağın altında duran bavulun hışırtısı Recep’in yarı sağır kulaklarını yormaktaydı. Bin adet cırcır böceği ambalajlamıştı sanki mübarek. Neyse ki, hiçbir zaman uzun sürmezdi. En fazla yarım saat. Yan binadan gelen seslere yönelttti dikkatini. Alman komşusu Hans Fredrich Hertz karısına bağırıyor. Arabanın anahtarını nereye koydun? Kadın bir şeyler söyleyince ikinci kükreme. Sana kaç defa dedim. Kadının sesi de yükselince uzunca bir es. Güç topluyor ya da tırsma belirtisi. Bugün cumaysa akşam arkadaşlarıyla içmeye gidecekti. Kadından harçlık alması lazımdı. Ayın ikinci yarısında hep böyle oluyordu son yıllarda. Şu allahın belası ekonomik kriz nedeniyle. İkisi de emekliydi. Emekli maaşları vardı. Günde iki paket sigara içen Hans’ın bu harçlıklara ihtiyacı vardı. Kadın, adı neydi ya, birazdan hatırlardı, nazlanır, ama biraz yalvarttıktan sonra adamın parasını verirdi. O da bu akşam eve arkadaşlarını çağıracaktı belki. Çay, kahve ve erik likörü içerek konken benzeri bir kağıt oyunu oynayacaklar. Bu oyunun adı da çıkmış aklından. P ile başlayan bir şey.

Zamanın belleğine pas sarması yeni bir şey değil. 1966 yılında Sirkeci’den kalkan kara trenden Münih bahnofunda inen 28 yaşındaki o afili delikanlı değil artık. Yetmiş yaşını ortaladı çoktan. Oğlu kırkı aştı. Kızı da otuz beş. Oğlu hâlâ bekar. Kızı neyse ki, ona bir torun verdi. Adı Esra. Altı yaşında. Onu çok seviyor. Gözden düşmüş, gönülden ıraklaşmış bir eşya gibi burada tavan arasında yaşamaya başlamadan önce onu yazları havuza ve luna parka götürürdü.

Hışırtı kesilince Recep derin bir nefes aldı ve hemen sağında duran komodinin üzerindeki ilaç kutusuna, su şişesine ve yarı dolu bardağa baktı. Belleği çekim gücünü yitirdikçe yaptığı ile yapılacak işler havada serbestçe yüzen renkli topçuklar olmaya başlamıştı. Hangisi hangisiydi seçemiyordu kolayca. Oğlu, kızı, eşleri yukarıya gelip onunla konuşuyor muydu? Hatırlamıyordu. En son diyebileceği bir şey yoktu. Yaramaz çocuklar gibi olan anıları tarih sırasına göre dizilmemekte direnmekteydi. Üstü tozlanmış ilaç kutusu daha düzgün bilgi veriyordu. Tozlu satıhta parmaklarının izi yoktu. Demekki ya bu ilaç bitmişti, ya da artık kullanmasına gerek yoktu. Bundan başka tek kesin bildiği şey torunu Esra’nın sık sık ziyaretine geldiğiydi. Bunu bir şekilde unutmuyordu. Hatta geleceği zamanı hissediyordu. Merdivendeki adımlarını. Minik kalbinde tırmanan çarpışları. Şu anda olduğu gibi.

“Merhaba.”
“Merhaba Esra. Nasılsın?”

Odanın kapısını gıcırdatmadan açabilen tek kimse torunu. Diğerleri sağır kulaklarını tahriş eden cızırtılar çıkarmadan on santim bile aralayamaz. Yatağın altındaki bavulu da hemen onlara uyum sağlar. Birlikte hışırtı taksimi yaparlar.

“Amca sen ne zaman gitçen?”

Lacivert elbise, beyaz çorap ve ayakkabı giymiş kıza baktı sevgiyle. Kızının bir modeli. İri kahverengi gözlerinde merak ve endişe yanıyor. Hani sevgi şerareleri nerede? Aşağıda kızı fitillemişler yine belli. Münih’in şehir merkezindeki bu binayı satın alan, çocuklarına refah yüklü gelecek bırakan babaya böyle vefasızlık göstermek. Maximilian Strabe’de üç katlı bir bina ne demek. Böyle bir miras bırakacak olan kimseye bu muamele yapılır mı?

“Bu nasıl söz kızım?”
“Ama söz vermiştin amca?”

Kıza verdiği sözü hatırlamıyordu. Kelime kelime yani, ama içinde kız haklı diyen cılız bir dirilme var.

“Ne sözü?”

Kız içini çekerek yan gözle aralık duran kapıya baktı. Gözlerindeki endişe azıcık koyulmuştu sanki. Ayakları bastığı yerden geriye dönmek ister gibi oldu, ama tereddütünü yendi.

“Anneannem, annem, babam ve küçük kardeşim çok korkuyor.”
“Benden mi?”

Kız başını salladı.

“Niçin korkuyorlarmış?”
“Burdasın diye.”

Küçük kızın kendi kelime dağarcığıyla kurduğu son cümle Recep’i ciğerinden vurmuştu. Yıllarca günde iki ayrı işte çalışarak, gece gündüz demeden para biriktiren, çocuklarına böyle muhteşem bir gelecek kuran birine böyle vefasızlık gösterilmesi. Korkuyorlarmış. Birden aklına bir şey gelmişti. Anneanne de kimdi ya? Karısı kızı on yaşındayken mide kanamasından ölmüştü. Mezarı Niğde’deydi. Torunu onu hiç görmemişti. Bir de şu amca lafı yok mu.

“Anneannen mi?”
“Evet. Adak adadı hatta. Tutsun diye bekliyor.”

Adak kelimesinin telaffuzunun hemen ardından yatağın altındaki tahta bavulu birkaç saniyeliğine hışırdadı ve sessizleşti. Recep bu bavulu ilk aldığı günü hatırladı. 1965 yılının kasım ortasıydı. Almanya’ya işçi olarak kabul edilmişti. Sırasını bekliyordu. O yüzden buradaydı. Başarı nişanesi olarak. Tahta bir bavuldan ta nerelere gelinmişti. Bavula baktı. Her an hışırdamasını bekliyordu. Saniyeler aktı. Sessizlik kırışmadı. Torununa baktı.

“Asılsız gölgeler var bu evde diyor anneannem. Bebek kardeşim seni görünce çok korkuyor. Altına kakasını yapıyor. O tuvalete gitmeyi öğrendi. Hem kakasını yapıyor, hem de gece ağlayıp bizi uyutmuyor. Senin yüzünden.”

Kızın gözlerinde yeni bir anlam belirmişti. Cüret diyeceği geliyordu. Kalkışma ya da.

“Bana söz vermiştin.” Küçük kız kahverengi nevresimi örtülü yatağa doğru yürüdü. Dizleri yatağa değecek kadar yakın durdu. “Bavulun şahidim.” Eğildi yatağın altından bavulu aldı. O koca şeyi çok zorlanmadan kaldırabilmesi garipti. Getirip ayaklarının dibine koydu.

“Açayım mı?”

İçinde beliren korkunun şiddeti Recep’in yaşlı kaslarını yeterince diriltememiş olmalıydı. Çok istemesine rağmen oturduğu yerden doğrulamadı. Sadece sol eli kıpırdamış, komodinin üzerindeki su bardağını ve ilaç kutusunu yere devirmişti.

“Açma.”

Küçük kızın heyecandan yüzü allanmıştı. Yüzünden korktuğu da belliydi, ama dediğini yapacağı açıktı. Bavul kapalı durmalı diyordu iç ses. ‘Sımsıkı kapalı durmalı. O senin tılsımın,’ diyordu.

“Gidecek misin?”

Recep başıyla olumlayınca küçük kızın gerginliği azaldı. “Şimdi.”

Yaşlı adam derin bir nefes alarak ayaklarını hareket ettirmeyi denedi. Kıkırdakları katırdadı, ama bunu başaramadı. Tam kıza olmuyor diyeceği sırada Esra elini uzattı ve “Elimi tut,” dedi.

Kızık minik eli kaslarının hareket geçirmek için çabalayan yaşlı adama umduğundan daha fazla güç verdi ve kimbilir ne kadar zaman sonra olduğu yerde ilk kez doğruldu. Yeni yürümeye başlayan bir çocuk gibi bulunduğu yerde hafifçe yalpaladı, ama dengesini korudu.

“Şimdi ne olacak?”
“Dışarı çıkıcaz. Bavulunu al.”

Recep yıllar sonra bavulunun kulpunu parmaklarında hissettiğini düşünerek heyecan duydu. Biraz gezmek, bulvar kafelerinde oturup Hutthurmer Bayerwald birası içmek hiç de fena bir fikir değildi. Eli kızın elinde tahta basamakları inmeye başladılar. Recep heyecanlıydı. Sokakları görmeyi özlemişti. Diğer yandan bir çeşit iç alarm da hissetmekteydi. Sibop ağzı diyordu. Çıkınca geri dönüş yok. Özlemi daha baskındı. Tereddütü susuz kalmış bir ev bitkisi gibi cansızdı.

Dört kat aşağı indiler. Bina o elini eteğini çektikten sonra hemen bakımsızlaşmıştı. Basamaklar yer yer çatlamıştı. Bakımsızlıktan da öte aksam üslupsuzlaşmıştı. Toz ve sarımsak kokusu sarmıştı her yanı. Oğlu tembelin tekiydi, ama kızı öyle değildi. Nasıl izin vermişti malzemenin bu denli çapsızlaşmasına. Gitmeden onlarla bir görüşse düşüncesi çöl kumuna düşen bir çiy tanesi gibi kısa ömürlü oldu. Sokak kapısına yaklaştıklarında sokağın sesi içeriye doluşmaya başlamıştı. Recebin heyecandan ağzı kurumuştu. Keşke çıkmadan önce bir bardak su içseydim diye düşündü, sonra aklına bir litrelik bira bardağı gelince beyaz köpükleri düşünerek dudaklarını yaladı.

Recep sokağı gördüğünde apışıp kaldı. Arabalar, kalabalık, binalar… Burası Münih değildi. İstanbul’du. Çok şeyler değişmesine rağmen semti de tanımıştı. Sirkeci’ydi. 1966’da bindiği trenle hayatını değiştiren semt. Küçük kıza baktı. Kız gülümsedi ve “Çok evler var,” dedi.

Recep’in zihni hareketlenmişti. Yeni bilgilerle dolmaktaydı. Dönüp geriye baktı. İnsanların kıyafetleri de binalar gibi değişmişti. Zihnine minik delikli bir huniyle bilgi akışı devam etmekteydi. O binada oturmuştu. Apartman değildi. O sıralar salaş bir oteldi. En üst katta bir odada kalmıştı. Kendini genç haliyle otel odasında yatıyor gördü. Yaklaştı. Yüzü bal mumu gibi sarıydı. Ağzından sızan salyalar çenesinde ve yastık kılıfının üzerinde kurumuştu. Gözleri yarı aralıktı ve nefes almıyordu.

Birden hatırladı. Yıl 1972’i yazıydı. Almanya’da işler ters gitmişti. Başkasının adıyla çalıştırdığı restorana büyük bir vergi borcu gelince Recep Istanbul’a kaçmıştı. Karısı ondan boşanmıştı. Çocukları yoktu neyse ki. Parası azdı. Utancından memlekete gidemiyordu. İyi pokerci olduğu için kumara takılmıştı. Son gece şansı bayağı açıktı. Masadan paraları süpürmüştü. İçinde umut yeşermişti yeniden. Önce memlekete gidip büyüklerini ziyaret edecek, ardından yine Almanya’nın yolunu tutacaktı. Sonra otele dönerken birileri kafasına levyeyi indirip üzerinde ne kadar para varsa almıştı. Güç bela otel odasına gitmiş. Yatağa uzanmış ve bir daha da uyanmamıştı. Niğde’de mezarının başındaki insanları hatırladı. Bütün bunları nasıl bilebilirdi?

“Hangi yıldayız biz Esra?”
“2010 nisanı, amca. 3 nisan.”

38 yıl o odada oturmuş olabilir miydi? Bir hayalet olarak. Bir mazi kalıntısı. Göçmen tortusu. Demek bu şirin kızı yazları havuza ve luna parka götürmemişti. Hiç çocuğu olmamıştı. Az öncesine kadar oturduğu döküntü yerde 34 yaşında hayatla ilişkisini kesmişti.

Sirkeci garının çevresi çok değişmişti, ama binası aynen duruyordu. Esra onu acaba niye buraya getirmişti. Tam bunu soracağı sırada ileride kıyafetleri kendi gibi olan, ispanyol paçalı pantolonlar giymiş adamların, döpyesli kadınların olduğu grubu farketti. Hepsinin de yanlarında kendininkine benzer eski tip bavullar bulunmaktaydı. Yolda gelirken turistlerin tekerlekleriyle ardlarından sürüklediği modern bavulları görmüştü. Tıpkı yeni model arabalar gibi pırıl pırıldılar.

“Bak amca oradalar.”

Recep kim diye soracaktı vazgeçti. Kendi taifesiydi hepsi. Merak ve anlayışla onu izliyorlardı. Dördü kadın, on on iki kişi. Genç bir ekipti. En yaşlısı otuz beş yaşında falan olmalıydı.

Recep durdu ve küçük kıza baktı. “Tamam. Anladım. Ben onların yanına gidicem.”

“Bir daha bize gelmicen değil mi?”

Recep’in gözleri dolmuştu. “Hayır,” dedi.

Kız elini çözdü. “Hoşçakal, amca,” deyip geldikleri yöne doğru yürümeye başladı. Bir ara durup geriye baktı. Recep el sallayınca kız da aynısı yaptı ve adımlarını hızlandırarak yoluna devam etti.

Kimi oturmuş güneşin tadını çıkartan, kimileri de ikili üçlü sohbet eden gruptan ona en yakın olan delikanlı eliyle selam verdi ve “Hoşgeldin biraderim,” dedi.

Yeşil renkli ispanyol paçalı pantolon, siyah sivri yakalı gömlek giymişti. Taş çatlasa yirmi beş yaşındaydı.

“Merhaba benim adım Recep.”
“Benim de Tahir.”
“Tren mi bekliyorsunuz?”
“Evet.”
“Kaçta geleceği belli mi?”

Delikanlı gülümsedi. “Son anda belli olacakmış.” Recep’in yüzündeki şaşkınlık üzerine gülümsemesi genişledi. Önden bir dişi eksik olmasına rağmen yakışıklı bir siması vardı. “Zaman burda eğlenceli geçer. Çümbüşü iyi bayağı.”

Recep elindeki bavulu yere bıraktı ve gerindi. ‘Göçmen Tortuları Treni’ diye düşündü. Tavan arasındaki sıkıcı saatlerden, kasvetli mekândan ve daha da önemlisi yalnızlıktan kurtulmuştu. Küçük Esracık sayesinde. Ayaklarının hemen dibinde yerde yiyecek arayan kumrulara ve az ileride onlara kayıtsız duran simitçiye baktı.

“Son anda demek ha?”

Delikanlı başıyla olumlayınca Recep atıl kalmış dudak kaslarını zorlayarak tebessüm etti.

Tren zamanın bir köşesinden kalkmış çufçuflayarak geliyordu.Burada susamın tadını unutana kadar bekleyecekti.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin