Ters Ninja Pazar Öyküleri: Sadık Yemni’den Vakit Kıyımı

Selim Taneci’nin moral motoru beş yüz beygirlik bir güçle kükremekteydi. Kendisine büyük bir ün kazandıracak romanını az önce noktalamıştı. Sevinçten kabına sığamıyordu. Metnin biri dizüstünün hard diskinde olmak üzere dört adet kopyası mevcuttu. Lazer basıcıdan çıkardığı 238 sayfa masanın üstünde krem rengi bir zafer kabartısı gibi durmaktaydı. Kitaplarının final metinlerini krem renkli kağıtlara basardı. Bunu yıllar önce bir Fransız filminde görmüş ve uygulamaya başlamıştı. Kendine has bir orjinalite ambalajıyla satmayı severdi.

Bu kitabı kimseye ithaf etmeyecekti. İlk kitabı annesine, ikinciyi ilk karısına ithaf etmişti. Sonrakiler sevgililere ve hatırlı medya mensubu arkadaşlara tahsis edilmişti. Bu yedinciydi ve aslında kendine ithaftı. Birinci kitabının getirdiği ünü tekrar yakalayacaktı inşallah.

Akit Kıyımı adlı romanı yarı gerçek bir durumu, bir seri katilin edebiyat dünyasının önde gelen yazarlarını öldürmesini konu almaktaydı. Son iki buçuk yılda üç yazar ölmüştü. Tarık Demirci ilk kurbandı. Evinde tabancayla vurulmuş olarak bulunmuştu. Aşk romanları avantacısı tipi hiç sevmezdi. Uyduruk romanlarla en çok kazanan yazarlar listesinde 7. sıraya girmişti. İkinci kurban Hande Bora’ydı. Biraz sol, biraz liberal, biraz da muhafazakâr formülüyle yazdığı sözümona gerçekçi romanları onu en çok kazananlar listesinde 6. yapmıştı. Üç yıl önce bir gece meyhanede Selim’in son kitabıyla dalga geçerek fena halde madara etmişti. İşin daha da vahimi hemen herkes kadına hak vermişti. Selim Taneci hâlâ on bir yıl önce yazdığı ilk kitabının ün ekmeğini yemekteydi. Herkesçe biliniyordu artık.

Kadının evinde uyku ilacı içerek intihar etmesi çok beklenmedik bir durumdu. Bir televizyon programından diğerine davet ediliyor ve kitap fuarlarında uzun imza kuyrukları oluşturuyordu. 54 yaşındaydı ve katır gibi sıhhatli görünmekteydi. Yetişkin iki oğlu, uysal mı uysal bir kocası vardı. Canına kıyması için hiçbir neden yoktu yani. Hande hanım bütün kurnazlığına rağmen tongaya basmış ve intihar süsü verilerek elimine edilmişti.

Polis araştırmasının sonucu intihar teşhisiydi, ama sevgili editörü Serpil Hanım onun dikkatini seri bir katile çekmişti. Kadın haklı olabilirdi. Çünkü üçüncü kurban olan Nedim Yağcı ile diğer ikisinin ortak yönleri vardı. Hepsi de ilk kitaplarını Esas And yayınevinden çıkarmışlardı. Sadece Hande hanım sonradan başka yayınevine geçmişti. Eğer son üç kitabı bir baskıdan fazla satabilseydi Selim de başka yayınevlerine giderdi, ama referansları pek ehven değildi.

Akit Kıyımı kitabında bu üç ölümün bir seri katilin işi olduğunu iddia etmekteydi. Romanı bomba gibi patlayacaktı. Psikolojik bunalım romanları yazarı Nedim Yağcı sabaha karşı kör kütük sarhoş durumda oturduğu apartmanın arka bahçesinde bulunmuştu. Sekizinci kattan düştüğü için hemen ölmüştü. Kanında çok yüksek oranda alkol olduğundan kaza olarak kabul edilmişti. Bir cinayet, bir intihar ve bir kaza. Bu boncukları aynı ipe dizince ortaya kurnaz mı kurnaz bir katilin silueti çıkmaktaydı. İlk üç cinayet aşağı yukarı iki aylık aralarla işlenmişti. Romanları için kağıda emdirilmiş antidepresan diyen Nedim Yağcı’nın ölümünden bu yana iki yıl geçmişti. Selim bunu katilin pişmanlığından kaynaklandığını hiç sanmıyordu. Bir şey katili engellemiş olmalıydı.

Bu konuyu açtığı tek kimse olan editörü de aynı fikirdeydi. Polis sadece Tarık Demirci’nin katilini arıyordu. Ölen diğer iki yazarla ilgili dosyaları çoktan kapanmıştı. Katilin seriye devam etmemesi için hiçbir neden yoktu. Belki de ölmüştü. Kalp krizi. Orta yaşlı biriyse, bu kadar gerilime kalbi dayanmamış olabilirdi. Kaza da olabilirdi. Bir şekilde durmuş ya da durdurulmuştu.

Akit Kıyımı’nda katil 47 yaşında tutkulu bir okurdu. Erkekti. Adı Basri Yonar’dı. Tapu ve kadastroda kıdemli bir memurdu. Evli değildi. Çocuğu yoktu. Poliste sicili temizdi.Yalnız yaşıyordu. Ölen yazarların kitaplarının tamamını okumuştu. Anarşist yapılı bir psikopattı. Tanınmış yazarları öldürerek onların yaratıcılıklarını sonlamıştı. Akit Kıyımı’nda ‘Cılız bacaklı, titrek soluklu tanrı bozuntularını hakladım.’ diyordu hatıratında. Kendi alter egosu olan araştırıcı ve amatör dedektif Atilla Özçelik, katilin kim olduğunu keşfediyor ve adamın eylemini tüm ayrıntılarıyla yazdığı not defterini ele geçiriyordu. Biraz Bir Ankara Polisiyesi’ndeki Behzat Ç’yi andıran maço bir kahraman türetmişti. Ardından dedektif kendisi de öldürmek için bir yazar kestiriyordu gözüne. Bunu son anda akıl etmişti. Roman adam plan yaparken bitiyordu. Böylece bir devam romanının kapısı da aralanmış oluyordu. Filmi bile yapılırdı. Dahası Basri bey en zirvedekilere dokunmamıştı. Zirvenin hemen altındaki yazarları kurban etmişti. O zirveye saldıracaktı. Top 5’i sıraya dizecekti.

Yapımcı tanıdıklarına naz yaparak elini öpene film hakkını verecek ve daha önceki başarısız girişimlerine rağmen senaryoyu ben yazıcam diye ısrar edecekti. Film ve televizyon akademisinden mezun bir okuru vardı. Delikanlı dehşet bir senaristti. Biraz para vererek ona yazdıracak parsayı kendi höpürdetecekti. Bu hayatının sonuna kadar eline geçirdiği son fırsat olabilirdi. Pek parlak olmayan yeteneği bayağı körelmişti. Editörü uyandırmasa bu kitap asla yazılamazdı. Romantik davranmasının bir anlamı yoktu yani.

İlham perisi moruklamış ve emekliye ayrılmıştı. Ölmemişti, ama. Çünkü ara sıra titrek ve okunması zor el yazısıyla kartlar yollayıp duruyordu. Postacı inatla bu kartları uykusunda getirmeye devam etmekteydi. Uyandığında elinde diğer uçları boşlukta sallanan ip parçaları kalıyordu. Eskiden bunların hemen hepsinin diğer uçlarında irili ufaklı ilham boncukları takılı olurdu. Kendisine ün sağlayan ve şu ana kadar 23 baskı yapan ‘Yolyapan Öyküler’ romanını bunları biriktirerek yazmıştı. Sonrasında giderek bu ilham boncukları seyrekleşmiş ve uykularında sahte umut uyandıran gönderimlere dönüşmüştü.

Aradan on bir yıl geçmişti. Son üçü tek baskıda kalan altı kitabı vardı. İlk kitabının filme çekilmesi sayesinde ikinci ve üçüncü kitapları üçer baskı yapmıştı. Diğer romanları yol yapamamıştı ama. Vasat bir filmin getirisi bu kadar olurdu. Osuruktan bir ödül bile alamamıştı.

Ne olmuştu da ilhamı canlılığını yitirmişti? Ünün doruğundayken bir ara her gece meyhanedeydi. Karısından boşanmıştı. Şansına çocuğu mocuğu olmamıştı. Birbirinden çıtır sevgilileri vardı. Bir televizyon programından diğerine gezip durmaktaydı. Fotoğrafları bütün gazete ve dergilerdeydi. Yazmaya az, okumaya hiç zaman bulamadığı yıllardı. Sonra alkolü ve diğer şeyleri azaltmasına rağmen ilham denizi çekilmeye devam etmişti. Ardından başarı eksikliği nedeniyle yeniden içkinin dozunu sıkça kaçırdığı devreye intikal etmişti.

Babasından kalan bir daire ve dükkân sayesinde para sorunu yaşamıyordu. Rantiye gibi görünmemek için İngilizceden çeviri yaptığı mavalını sıkıyordu. Sadece yutacak kimselere haliyle. İlk kitabının genç ve toy hayranlarına daha çok. Yaşam deneyimi az genç kadınlara mavi ya da kırmızı hap yutturmak kolaydı. Onun ciğerini bilenler bu işi layıkıyla beceremeyeceğini kolaylıkla kestirebilirdi.

Selim çiçeği burnunda yeni kahramanı Atilla Özçelik gibi 47 yaşındaydı. Muntazam olarak antidepresan kullanıyordu. Başlangıç aşamasında prostat sorunu vardı. Birkaç yıl önce ölen babasından miras olarak mal mülkün yanı sıra varis, astım, uzun boy ve geniş omuzlar kalmıştı. Varis tek bir ameliyatla kontrol altına alınmıştı. Prostat için aldığı ilaçlar işe yaramaktaydı. Uzun boy ve geniş omuzlu yapısına eklediği aşırı kilolarla iki ayaklı ton balığı gibi görünmekteydi. En berbatı astımdı.

Bugünkü gibi sıcak ve nem oranı yüksek günlerde dayanılmaz oluyordu. Öğlenden bu yana inhalırını üç kez kullanmıştı. Kitabı bitirmek için içtiği enerji içecekleri de kötü yan etki yapmaktaydı, ama değerdi. Selim Taneci’nin yeniden doğduğu gündü bugün. Eğer yeni bir astım krizi daha gelmezse bir haftadır buzdolabında beklettiği şampanyayı içerek ilk ödülünü alacaktı. Elinde uzun süreli hayal kırıklığı ve başarı özleminin itkisiyle kaleme aldığı çok gaddar bir metin vardı artık. Boru değildi yani.

Daire kapısı vurulunca irkilerek hayallerden sıyrıldı. Kol saatine baktı. On bire geliyordu. Kim olabilirdi bu saatte. Kapıcıydı belki. Mutfaktaki su tesisatında sızıntı vardı. Konuştuğu ustalar analarının nikahını istemişlerdi. Kapıcı işi hem iyi, hem hızlı, hem de ucuz yapacak birini tanımaktaydı. Herhalde onla ilgili bir haber getirmişti.

“Merhaba rahatsız etmiyorum ya?”
“Ser… Serpil hanım bu beklenmedik sürpriz böyle.”
“Buraya çok yakın oturan bir arkadaşımda yemekteydim. Size bir uğrayayım dedim. Biliyorum erken yatmazsınız.”

Esas And yayınevinin başeditörü Serpil hanımın bu saatte evine gelmesini neye yoracağını bilmiyordu. Memnun olmuştu ama. İkinci ve üçüncü kitapları inişe geçtiğinde kadını defalarca akşam yemeğine davet etmişliği vardı. Bekar ve çocuksuz olduğu halde hepsini de bir bahaneyle reddetmişti.

“Bu öğlen yayınevinde uzun uzun konuşurken ‘Akşama tamam’ demiştiniz. Bitti mi gerçekten?”
Selim’in içindeki memnunluk vites büyültmüştü, ama beyninin kenarında küçük bir ikaz lambası yakarak. “Evet. 238 sayfa, otuz iki kısım tekmili birden,” dedi.
“Şöyle bir göz atabilir miyim. Merak ettim de. Rahatsız ediyorsam…”
Selim “Yok canım ne münasebet. Buyrun.” Selim üzerinde sadece beyaz bir şort olduğunu hatırlayınca mahçupça gülümsedi. “Siz buyrun. Ben üstüme bir şey alayım.”

Kadın oturma odasına doğru yürürken, Selim hızla yatak odasına gitti. Yatağın üzerinde duran mor gömleğini aldı. Tam giyecekken koltukaltlarını kokladı. Ter kokusu bayağı kesifti. Gidip banyoda koltukaltlarını yıkadı.. Göbek nahiyesindeki haşmetli birikimi pek belli etmeyen petrol mavisi renkte bolca bir gömlek giydi. Holde yürürken kadının böyle ansızın gelişini çok iş yapacak olan kitabının habercisi gibi değerlendirmekteydi. Başka ne olabilirdi ki? Serpil hanım kitabın isim anasıydı. Akit Kıyımı onun lafıydı. Kendisi ‘Harf Ölümü’ başlığını düşünmekteydi. Akit Kıyımı’na duyar duymaz vurulmuştu.

Selim içeri girdiğinde kadın ayakta duruyordu. Elinde siyah kapaklı, kahverengi etiketli, koyu renk sıvının olduğu bir şişe tutmaktaydı. “Gerçek bir Kahlùa. Arkadaşıma getirmiştim. Kafein alerjisi varmış. Size kısmetmiş. Kutlama olur.”

Selim orta boylu, sarışın, güzel yüzlü kadına baktı. İlk gördüğünden beri Michelle Pfeiffer’a benzettiği kadının mavi gözlerinde o kıdemli editörlere has çok bilmiş bakışların yanı sıra başka bir şey de mi vardı? İçinde küçük ve tatsız sıkıntı oluşmuştu. Kahlùa’yı severdi. Kitaplarına Kahlùa içen karakterler bile koyardı. Eski ününü geri çağıracak romanı bitmişti. Burnundan kıl aldırtmayan editörü bizzat evine gelerek ürün kontrolu yapmaktaydı. Her şey aslında çok iyi gidiyordu.

“Bardak getireyim.”

Kahve likörünün tadı nefisti gerçekten. Selim bardağını ikinci kez doldururken kadına baktı. Bardağından tek bir yudum almıştı. Büyük bir ilgiyle elindeki kağıtları okumaktaydı. Konuyu kendisine kadının ilham ettiğini hatırlayan Selim bardağı fondip yaptı ve “İkinci bir kitap bile söz konusu,” dedi. “Bitime yakın ilham geldi.”

Serpil hanım bakışlarını kağıttan ayırmadan başını salladı. “Anlıyorum.”

Selim’in içi rahatlamıştı. Boşuna kuruyordu. Kitabın konusunu ve başlığını ödünç veren kimsenin kendini önplana çıkartmağa niyeti yoktu. İstese kendi de yazabilirdi. İyi bir yazardı eskiden. Yapmamış ve topu ona atmıştı. Demekki kendisinde bir kalite görmekteydi.

Bitmiş romanın kokusunu, ciğer kokusu alan bir kedi gibi hissedip gelmişti. Başka bir yayınevine geçme planını da hissetmiş olabilirdi. Bu geçişi şimdi yapamazdı. Kadın onu madara eder ve başarısını gölgelerdi. Çevresi çoktu. Bu kitaplık Esas And’ta kalacak, namı yeniden parladıktan sonra da en ehven transfer imkânını kullanacaktı.

Selim ilk baskıyı 20.000 yapmayı önermeyi düşündü. On beş dakika öncesine kadar bu rakam 10.000’di. Koskoca editörü evini ansızın şereflendirince zam yapmıştı. Bardağını yeniden doldurmayı düşünürken başında bir ağırlık hissetti. Boş karnına içtiği likörler başını döndürmüştü. Benim başım kolay kolay dönmez diye düşünürken koltuğa yığılır gibi oturduğunu farketti. Neredeyse yere yuvarlanacaktı.

“Bol miktarda seconal.”
“Ne?”
“Şimdi biraz uyuyacak ve sonra gözlerini vasat yazarlar cennetinde açacaksın.”

Selim hissettiği korku nedeniyle biraz dirilir gibi olmuştu. “Ne yapıyorsun bana?”
Serpil hanım içini çekerek gülümsedi. “Önümüzdeki aylarda ismin yine bir yerlerde geçecek. Kitabın iyi satacak, ama sen bunlardan tekini bile imzalayamayacaksın.”
Selim bir sinek bulutu gibi üzerine çullanan uykuyu engellemek için başını salladı. Hissettiği dehşet nedeniyle midesi buz gibi olmuştu.
“Nasıl yani?”
Serpil hanım koltuğun üzerinde duran çantasına uzandı ve içinden çıkardığı küçük bir kavanozu gösterdi. “Bunun içinde ne var görüyorsun değil mi?”
Selim küçük kavanozun içinde dolanan üç adet kanatlı yaratığı görünce konuşamayacak kadar şoke oldu. Arıydı. Hem de yaban arısı.

“Ne kadar oldu? Üç yıl? Bodrum’da tatildeyken arı sokmuştu. Az kalsın ölüyordun. Alerji ve astım siyam ikizidir. Yarın haberler şöyle olacak. Bir zamanların tanınmış yazarı Selim Taneci evinde arı sokması nedeniyle yaşamını yitirdi. Yeni kitabını o gün bitirmiş ve yayınevine teslim etmiş olan Taneci henüz 47. baharındaydı. Kitabın üç beş baskı yapacak kesin. Sonra hızla unutulan yazarlar parkına heykelini dikecekler.”
“Niçin? Niçin..?”

Serpil hanım elinde kavanoz yanına geldi. Kadının Issey Mikaye parfümünü soluyan Selim boşuna eliyle kavanozu itmeyi denedi. Bunu yapacak takatı kalmamıştı. Kadın kapağını açar açmaz kavanozu ensesine dayadı. Onca uyuşukluğa rağmen ilk sokulmanın acısı müthişti. Hemen ardından gelen ikinci de. Biraz dirilmesine de neden olmuştu. Birden aklına gelen şeyle irkildi. Üç yazar da cinayete kurban gitmişti gerçekten ve katil de Serpil hanımdı. Cinayet fikrini veren oydu. Akit Kıyımı olsun diyen de. Neyin akti diye sormamıştı aptal gibi görünmemek için.

“Katil sensin.”
“İyi bildin. Diğer üçünü de ben öldürdüm. Sen dördüncü ve şimdilik sonuncususun. Hemen herkes zaman zaman seconal ya da benzeri ilaç kullandığını bildiği için kahve likörünün içindeki seconal şüphe çekmeyecek. Öldürücü doz değil zaten. Ölümün sıcak bir yaz gecesi, yedinci katta pencereler açık sızmışken seni sokan arılar nedeniyle olacak. Yediğin meyvelerin ve içtiğin likörün şekeri, kokusu arıları çekmiş diyecek bazı aklıevveller.”

Selim buradan sağ çıkmayacağını iyi anlamıştı. Ensesinden iki kez sokulmuştu. Arının zehiri birazdan nefes almasını zorlaştıracak, o da astımını tetikleyecek birlikte sonunu getireceklerdi. “Niye ama?” dedi takatsız bir öfkeyle.

“Zaman öldürmek sözü çok kullanılır. İnsanlar sadece kendi zamanlarını değil, başkalarınınkini de öldürürler. Benim zamanımı öldürenler var. Vakit Kıyıcıları. İş saatlerindeki en verimli zamanımı onlarla konuşmak, kahve çay içerek harcamak zorunda kalıyorum yıllardır. Bunların bayağı aşırıları var. Bir geldiler mi en az bir saat otururlar. Gereksiz bir yığın ayrıntıyla başımı şişirip iş yapamaz halde bırakıp giderler. Yazdıkları sıradan cümleleri hatırlamamı beklerler. Telefon ederlerse sudan nedenlerle en az yarım saat konuşurlar. Bu yüzden de sıkça eve iş getirmek zorunda kalırım. Kaç yıldır bana özel yaşamı mahrum ediyorlar biliyor musun? En az beş yıldır böyle. Nasıl daraldım ve bunaldım bilemezsin. Ne kadar işimiz çok desem de hak verir görünerek bildiğinizi okumaya devam edersiniz. Ben de sonunda bunların en önde gelenlerini elimine etmeye karar verdim. En verimli olacağımız saatlerimizi emen acımasız vampirler gibisiniz. Kalplerinize kazığı hak ettiniz yani. Sen dördüncü ve şimdilik sonuncusun.”

Selim soluk alamaz durumdaydı. Kriz başlıyordu. “Bu yüzden mi?” dedi güçlükle. Panik nedeniyle nefesi iyice sıkışmıştı. Seconalin etkisiyle de bayılmanın eşiğindeydi. Bayılırsa bir daha ayılmak yoktu. Hâlâ bu olan bitenleri bir eşek şakası, düzeltilebilir bir kumpas gibi görmek isteyen çocuksu yanı vardı. Gözleri dolmuştu. Böyle bir şey cinayet nedeni olabilir miydi?

“Dış kapıdan nasıl girdin?”
“Geçen yıl bu zamanlarda bir gün benle kahve içip vaktimi kemirirken telefonda uçucu bellekli kız arkadaşına beş defa yinelemiştin. Unuttun mu?”

Kadının daha o zamandan biletini kestiğini anlayan Selim’in tüm ümitleri sönmüştü. Umutsuzluk direnme enerjisini azaltmıştı. Aklından geçen sövgü kelimelerini icra edecek hali bile kalmamıştı.

“Kitabının ilk baskısını vefa borcu saikiyle on bin adet basacağım. En az otuz binlik bir satışa ulaşacaksın. Senden gıcık kapan eleştirmenler hakkında methiyeler düzecekler. Hepsi bu. On yıl sonra ismini sadece bir avuç insan hatırlıyor olacak.”

Selim gözlerini güç bela aralayabilmekteydi. Kadının boş kavanozu, romanının baskısını, hafıza çubuğunu bordo renkli deri çantasına koyduğunu ve gitmeden önce beyaz bir bezle şişenin üzerindeki parmak izlerini sildiğini, sonra şişeyi tekrar eline tutuşturup sehpaya koyduğunu hayal meyal gördü. Kapı kapandığında baygınlık üzerine iyice yüklenmişti, ama kapı tekrar açıldığında gayrete gelerek gözlerini azıcık araladı.

Gelen o değildi. Başka bir şeydi. Nasıl tanımlayacağını bilmiyordu. Bunu yapabilseydi yazar olmazdı zaten.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin