The S-Files Nr.21 © Ters Ninja: Deniz Akhan


Sinema yazarlarına sorulmak üzere 10 soru hazırladık. Tümüyle Ters Ninja’ya münhasır 10 ilginç soru. Maksat elbette sinema yazarlarını daha iyi tanıyabilmek… The S-Files adını verdiğimiz bu dosyaların yirmi birincisini Ters Ninja yazarı Deniz Akhan için açıyoruz.

Nerede, ne şekilde, kiminle seyrettiğinizi hatırladığınız en eski film hangisi?

Dönemin tek kanallı televizyonunda ailem ya da komşularımla film seyrettiğimi hatırlıyorum tabii ki. Ama hangi film, kim bilir? Sinemayla ilgili daha belirgin anılarım Edirne’de kardeşim ve mahalledeki abilerimle gittiğim sinemada izlediğim Kung-fu filmleriyle ilgili. Biletin yanında sosisli sandviç ve limonataya da yetecek harçlığım olurdu. Film bittikten sonra eve dönerken birbirimize uçan tekmeler savurur, Bruş Li ile Buruce Li’nin farklı adamlar olup olmadığını tartışırdık. Filmi seyretmeden, sadece afişine bakıp Jaws’ın kafasının bir ada kadar kocaman olduğunu iddia edenlerle tartıştığımız da oluyordu.

Sinema yazarı olmasaydınız, ne yazarı olmak isterdiniz?

İlk tutkum çizimdi, ama çizer olacak azim ve sabra sahip değildim hiçbir zaman. Yazar olma isteğim daha sonra çıktı ortaya, sinema yazarlığı da bu isteğimin bir parçası, ama tamamını oluşturmuyor. Halen sinema yazarı olmaktansa sinema yönetmeni olmayı tercih ederim. Sinema yazarlığını küçümsediğim düşünülmesin, çünkü sinema yazarlığı üretilmiş olanı tüketen değil, yeniden üreten bir uğraştır. Buna rağmen film üreten olup seyirciye ve sinema yazarlarına paslamak daha cazip.

Hayatınızın sonuna kadar tek bir filmle idare etmeye mahkum edildiniz. Hangi filmi seçerdiniz?

Bu farazi soruya farazi bir filmle cevap vermek istiyorum. Doğduğum andan itibaren bütün yaşadıklarımın aktarıldığı milyonlarca kilometrelik film şeritlerinden kurgulanmış bir filmi izlemek isterdim. Kendi benliğiyle sarhoş olmuş biri değilim, ama madem ki tek bir film izleyeceğim, hiç değilse belli bir noktaya kadar kendimle hesaplaşayım. Özgün buluşum değildir, Tarkovski‘nin “Mühürlenmiş Zaman” kitabında anlattığı ideal sinema filminden ilham aldım.

Kendinize içlerinden hayali bir arkadaş seçme şansınız olsaydı. Hangi sinema karakterini seçerdiniz?

Hiç de adil bir soru değil; her biri ayrı bir dünya olan fimlerden oluşan bir galakside kendime tek bir arkadaş seçmem ne mümkün? Diyelim ki seçtim; hayatımın her döneminde, her ruhsal durumumda, her zihinsel gelişimimle birlikte değişir seçimim. Ama cevap vermekten büsbütün kaçınmamak için bir sonraki soruya atıfla “Cool Hand Luke” filminden Luke’u seçiyorum. Boyun eğmezliği ve bundaki inadı çok ilham verici…

Hangi sinema oyuncusunun görüntüsüne sahip olmak isterdiniz?
Benim için “büyük mavi gözler” Frank Sinatra değil, Paul Newman‘dır. Muzip, serseri, tutkulu ve güzel yüzünü her yaşında seyretmekten zevk alırım. Onun görüntüsüne sahip olmak hayattan beklemeyeceğim kadar büyük bir kıyak olurdu.

Hangi yönetmenle sıkı dost olmak isterdiniz?

Aklımdan yaşayan, yaşamayan bütün “büyük” yönetmenler geçti önce, ama sonra dostluğun ne kadar şahsi olduğunu hatırladım. Bu yüzden cevabım Kevin Smith. Saatlerce film ve çizgi roman geyiği yaptıktan sonra kanepesinde sızıp kalabileceğimi düşünüyorum.

Hangi film gerçek olsun ve siz de içinde yer alın isterdiniz?

Yaşadığımız gerçek hayat çok zorlu, ama bir film ne kadar mükemmel bir ütopya yaratırsa yaratsın sonuçta insan mahsulüdür, yani kusurludur. En sağlam filmi alın, yeterince didiklerseniz kolayca dağılacaktır. Ama önemli değil, sanatın (ve tabii sinemanın) en büyüleyici özelliklerinden biri, çok değerli de olsalar mükemmellikten uzak zihinlerden
çıkması ve yaratıcısını aşmasıdır. Bu soruya cevabımsa felsefi değil, nostaljik olacak: “Star Wars”. Beni heyecanla ve tamamen içine çeken ilk fantezidir çünkü.

Sinemayı sevmek için iyi bir neden söyler misiniz?

Aslında her sinemaseverin kendine sorması gereken bir soru bu, ama adamakıllı cevap vermek için koca bir kitap yazmak bile yetmez. Şöyle söyleyeyim: Sinema hayatın her zerresine nüfuz etmek isteyen bir iç gözdür. Hayatın içindedir, bu yüzden gerçektir.

Sinemanın en kötü özelliği ya da en büyük zararı nedir sizce?
Söyleyeceğim şey sanatın diğer bütün dalları için de geçerli: Sinema bir yalandır.

Bugüne kadar gittiklerinizin içinde en sevdiğiniz sinema hangisiydi?

En kolay soru bu, hem nostaljik hem de estetik nedenlerden ötürü: Kadıköy Süreyya Sineması. İstanbul’a taşındıktan sonra ilk gittiğim sinemadır. Edirne’de alıştığım gibi haftada bir sinemaya gidemiyordum; oturduğum yere yürüme mesafesinde bir sinema da yoktu, peşlerine takılabileceğim abilerim de. Ancak video dönemiydi ve sürekli dövüş filmleri kiralayabiliyorduk, bu yüzden dert etmiyordum. Ama bir gazetede He-Man filminin sinemalara geldiğini görünce yerimde duramadım. Arkadaşımla beraber Kadıköy’e gittik, orada çalışan bir abimiz bize sinemaya kadar eşlik etti. Bahariye Caddesine vardığımızda sinemanın ön cephesindeki afişleri görünce kendimizi kaybedip koşturmaya başladık, abi de peşimizden. Biletleri alıp bizi içeri soktu ve çıkışta kendisini beklememizi söyledi. Girer girmez şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Edirne’deki basık ve loş fuaye salonuna hiç benzemiyordu. Yüksek tavanlıydı, merdivenlerle asma katlara çıkılıyordu, bütün duvarlarında yakında gösterime girecek filmlerin afişleri asılıydı. Film başlayana kadar her tarafını gezip afişleri gözlerimle didikledim. Kapı açılıp sinema salonuna aldıklarında şaşkınlığım daha da arttı. Yine yüksek tavanlar, localar, tavandaki resimler, duvarlardaki süslemeler ve bütün salona sinen o koku… Evet, o kokuyu hâlâ hatırlıyorum. O günden sonra gitmekten en zevk aldığım sinema oldu Süreyya. Her gittiğimde koltuğa oturunca başımı arkaya yaslar, tavandaki resimlere bakar, beyaz perdenin hemen üzerindeki kabartmalarda kaç tane melek olduğunu sayardım film başlayana kadar (yanlış hatırlamıyorsam 33 tane). Şimdi orası (tıpkı daha önceleri olduğu gibi) bir operet binası. Önünden her geçtiğimde kalbimde bir sancı duymuyorum, ama özlüyorum ve Emek Sineması‘nın hüznünü yaşayanları daha iyi anlıyorum.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin