Zeki Demirkubuz bu filmleri niçin kıskanıyor acaba?

Takvimini 2–18 Aralık olarak açıklayan ve sinemasal yolculuğuna bu yıl Ankara, Sinop ve İzmir’i dâhil edecek olan 17. Gezici Festival’in dikkat çeken bölümlerinden biri, “Zeki Demirkubuz’un Kıskandığı Amerikan Filmleri” başlığını taşımakta. Basın bülteninde yer alan ifadelere göre, “Tek tek örnekler açısından bakıldığında, sinemanın en üst, en ideal ve aşkın halinin, Bresson, Bergman, Tarkovski, Antonioni, Ozu, Satrajit Ray gibi yönetmenler ve filmleri” olduğunu söyleyen Demirkubuz, bir yandan da “sinema sanatının temel unsurlarının bir bütünlük, hatta olgu halinde gerçekleşebildiği, neredeyse vatan duygusuna ulaştığı yer“in Amerika olduğunu hatırlatıyor.

Tuncer Çetinkaya

1961 ile 1974 yılları arasında gündeme gelen dört “kıskanılan” filmi merkeze alacağımız bu yazıda, Yeni Hollywood Sineması’nı politik bağlamda hatırlamak ve tartışmak istedik:

İletişim Sorunları

Ryan ve Kellner’ın, “Poltik Kamera”da, “Sinema, … hâkim ideolojik gerçekliğin yeniden üretimine katkıda bulunabileceği gibi, alternatif temsiller aracılığıyla onu sarsmayı da amaçlayabilir.” şeklinde özetlenebilecek görüşleri, 60’larda büyük bir değişime uğrayan ana akım sinemanın duruşuna dair büyük ipuçları taşır.

1967 yılında gösterime giren Stuart Rosenberg imzalı Cool Hand Luke, Paul Newman’ın ağzından dökülen “Buradaki temel sorun, aramızdaki iletişim eksikliğidir” sözleriyle yeni bir başlangıca işaret eder. Film, 50’lerde Brando ve James Dean tarafından temsil edilen “asi gençlerin” öfkelerini bizzat sisteme yöneltmeleri anlamında işaret fişeğini yakacaktır. Demirkubuz’un “kıskandığı” Amerikan filmleri arasında, kronolojik bakımdan ilk sıraya oturan The Misfits’in karakterlerini, bu bağlamda, iki dönem arasında bir yerlere oturtmak mümkündür. Senaryosunu Arthur Miller’ın kaleme aldığı John Huston imzalı filmde; Nevada’ya boşanmak için gelen Roslyn, eski bir pilot olan Guido, ihtiyar kovboy Gay, üvey babasıyla sorunlar yaşayan Pierce ve yaşlı dul Isabel’in yolları garip bir biçimde kesişir. Toplumla uyum sorunları yaşayan kahramanlarımızı bir araya getiren, mustang atlarını avlamaya çalışmak gibi görünse de, çelişkiler oldukça derindir. Marilyn Monroe ve Clark Gable’ın son filmleri olmasından dolayı “lanetli bir klasik” olarak da tanımlanan The Misfits, içerdiği karamsar bakışla erken 60’ların ruh halini özetler gibi durmaktadır.

Aynı dönemde, Domuzlar Körfezi çıkarması ve füze kriziyle doruğa ulaşan Soğuk Savaş’tan beslenen Amerikan sistemi, Vietnam Savaşı’yla yeni bir eşiğin önünde durmakla birlikte, ortaya çıkan tablo, toplumsal muhalefetin reddi ile karşılaşmak üzeredir. Büyük Bunalım öncesinin kadın hareketi, kısa sürede her türden muhafazakârlığa tepkiye dönüşecek bir duruşla ölü uykusundan uyanmak üzeredir. Castro ve Che gibi gözüpek figürler ezilen tüm halklar adına umut olurken, Martin Luther King’in, -sonradan yapay bir söylemle Obama’nın da diline takılacak- “Bir Hayalim Var” haykırışı artık sessizlik duvarında parçalanmamakta, siyah hareketi, tarihinde hiç olmadığı kadar politik bir duruşla sisteme meydan okumaktadır. Giderek büyüyen ve ‘başkaldıran yüzyıl’ın aktörleri arasında yer almaya hazırlanan öğrenci hareketi ise çok yakında 68 rüzgârını yaratacaktır.

Bir başka deyişle “iletişimsizlik”, bu kez küçük sıyrıklarla savuşturulacak gibi görünmemektedir!

Yeni Hollywood & Yeni Western

Sürecin sinemasal karşılığı anlamına gelen ve klasik Hollywood imgelemiyle hesaplaşmaya giren filmler, 60’ların ikinci yarısından itibaren, en çok da westernler aracılığıyla perdeye yansımaya başlar. Arthur Penn, The Chase’de (1966), bir karnavala dönüştürülen katliamı onaylamaz ve kahramanının (High Noon misali) yıldızını söküp atmasına olanak tanır; ama bir farkla: Tepki, artık sessiz yığınlara değil, bu manzarayı yaratan toplumsal dinamikleredir Martin Ritt’in Hombre’sinde (1967), Arizona Apaçileri tarafından yetiştirilen “beyaz” kahraman, yıllar sonra kente döndüğünde uygarlık söyleminin bir yalandan ibaret olduğunu anlar. Robert Aldrich’le başlayan ve John Ford’u bile içine alan iade-i itibar süreci, gecikmeli de olsa ‘Vahşi Kızılderili’ algısını yerle bir eder; hatta Little Big Man’de (1970) Vietnam ile yerli soykırımı arasında bağ kurulur. Peckinpah, ‘katıksız iyiler’ ve ‘ölümcül kötüler’ arasında oynanan “kovboyculuk” oyununa Pat Garret & Billy the Kid’de (1973) savaş açar, The Wild Bunch’ta ise mitosa, kanlı bir şölenin ardından veda eder. Robert Altman’ın McCabe’inin, eski bir kiliseyi onararak genelev açmak üzere geldiği Vahşi Batı’da eski dönem, Butch Cassidy & Sundance Kid’in Che’ye gönderdiği selamla yerle bir olacak ve mağrur kovboy John Wayne’in tabutuna son çivi çakılacaktır!

Demirkubuz’un seçkisinde yer alan ikinci film, tam da bu noktada hesaplaşmanın merkezini Vahşi Batı’nın ıssız kasabalarından metropole kaydırır. 1969 yapımı, John Schlesinger imzalı Midnight Cowboy, Teksas’taki kasabasını terkederek Rüya Şehir New York’a gelen Joe Buck’ın görüntüleriyle açılır. Fırsatlar diyarında jigololuk yaparak zengin olacağına inanan genç adam, kısa sürede gerçeklik duvarına çarpacak ve kendisi gibi bir ‘tutunamayan’ olan dolandırıcı Ratso’yla, kurt kapanında varoluş savaşı verecektir. James Leo Herlihy’nin romanından uyarlanan eser, Dustin Hoffmann ve Jon Voight’un doğaçlama diyalogları dışında, atmosfer yaratan soundtrack’i ve çürümeye yüz tutmuş New York imgelemiyle dikkat çekmiş; modern dünyada yaşanan bu “Fareler ve İnsanlar” oyunu, iki avangarda yapılan göndermelerle (Warhol ve Morrisey) tamamlanmıştır.

Türler Arasında Kısa Bir Gezinti

Gerek” yeni kahramanın” toplumsal arka planında, gerek de türlerde / anlatım modellerinde yaşanan değişim, kuşkusuz yalnızca westernlerden ibaret değildir. Bir kara filmden fırlamış gibi görünen Harry Moseby (Night Moves) karısı tarafından aldatılmaktadır, 30’ların screwball komedilerindenden fırlamış gibi duran Matthew ve Christina çiftinin liberal bir bakışla ördükleri dünyaları (Guess Who’s Coming to Dinner), kızlarının bir “zenci”ye âşık olmasının ardından darmadağın olur. The Graduate’in Broddock’u cinsel özgürlük sularına doğru kulaç atarken, önceki kuşağın genç kahramanı prototipinden hızla uzaklaşır. Komedinin figürleri bile Chaplin’den sonra daldıkları ölü uykusundan silkinmeye başlar: The Party’de Peter Sellers, Hollywood asilzadelerine unutamayacakları bir ders verirken, M.A.S.H.’in doktorları Kore atmosferinde Vietnam’ı sirke çevirir!

Bu sayısız örneğe, Amerika’yı bulmak için yola çıkan; ancak onu hiç bir zaman göremeyecek olan -68’leri temsil eden belki de en anlamlı figürler olan- Wyatt ve Billy’i (Easy Rider); 1500 dolar için saatlerce dans etmek zorunda kalan Bunalım’ın tanığı ve Big Brother öncüllerini (They Shot Horses Don’t They); sistemle uzlaşmaktansa saygın ailesinin yüz karası olmayı tercih eden Dupea’yı (Five Easy Pieces); Antonioni (Zabriskie Point), Altman (Nashville) ve Forman’ın (Hair) hippi kuşağı güzellemelerini; Peebles’ın, bir sabah ayna karşısına geçtiğinde kendisini siyah olarak bulan ırkçı Gerber’ı konu alan ve Black Cinema’nın temellerini atan Watermelon Man’ini ekleyebiliriz.

70’ler: İdeolojilerin Çarpışma Alanı

Yeni Dünya 70’lere doğru yol alırken sosyal ve siyasal arenada son on yıl içinde büyük altüst oluşlar yaşanmıştır. Özgürlük alanının önceki süreçlere göre büyük oranda genişlediği söylenebilecek bu dönem, karşı / muhafazakâr tepkilerin oluşmasını da beraberinde getirmiştir. Bu sürecin kendine ve geleceğe güvensiz orta sınıf yurttaşı, Woody Allen’da vücut bulmaya başlar. Alan Pakula’nın paranoya filmlerine Klute ile parlak bir giriş yaptığı günlerde, Spielberg de otobanda bir tır tarafından nedensizce kovalanan bir sürücüyü konu aldığı Duel’i gösterime sokacaktır. 1971, Bullitt’ten miras kalan faşizan polislerin durumdan vazife çıkararak otoritenin zaafa uğradığı bir anda adaleti kendi yöntemleriyle sağlamalarına da zemin hazırlar (Dirty Harry, The French Connection).

Aynı yıl gündeme gelen ve Zeki Demirkubuz’un “kıskandığı” filmlere üçüncü halka olarak eklemlenen Straw Dogs, karşı cephenin simge filmleri arasında yer almaktadır. Gordon Williams’ın The Siege of Trencher’s Farm adlı romanından, Sam Peckinpah tarafından uyarlanan eserde Amerika’nın kendisini boğan ortamından bunalan ve soluğu sakin bir İngiliz kasabasına atan David ve karısı Amy’nin serüvenleri beyazperdeye yansır. Sessiz görünümünün ardında her an açığa çıkabilecek bir öfkeyi barındıran kasaba, kavgadan nefret eden ve kendini savunma konusunda istekli görünmeyen David’e zor anlar yaşatacaktır. İçerdiği modernizm eleştirisini tartışmalı bir tecavüz sahnesiyle taçlandıran film, bir yıl sonra gösterime girecek olan John Boorman imzalı Deliverance ile birlikte, şiddetten arınmanın ancak savaşmakla mümkün olacağı öngörüsüne yaslanmakta; Dustin Hoffmann tarafından canlandırılan David Sumner’ın aktivist bir ABD’li olarak resmedilmesi ise meselenin politik hedefini ortaya koymaktadır.

 Yeni Sağ’ın Mutlak Zaferine Doğru

1970’lerin ortasına gelindiğinde yaşanan iki olay, yalnız ABD yakın tarihini değil, yedinci sanatın popüler düzlemde yaşayacağı büyük değişimin de miladı olması bakımından önemlidir: Dönemin Cumhuriyetçi Başkanı Nixon, Watergate adıyla anılan bir skandala karışmış ve 8 Ağustos 1974’te istifa etmek zorunda kalmıştır. Bu olaydan sadece bir yıl sonra şanlı Amerikan ordusu (!), yakıp yıktığı ve yarısını kullanılamaz hale getirdiği Vietnam topraklarından, ardında yüz binlerce ceset bırakarak çekilecektir. İlk bakışta, kamuoyu adına politik bir meşruiyet anlamına gelen bu süreç, iki kutuplu dünyada ibrenin Sovyetler Birliği’nden yana kayması endişesini beraberinde getirir ve ortaya çıkan boşluk -sınıfsallıktan uzak ve konjonktürel olan muhalefet adına- derin bir paranoya duygusuyla doldurulur.

Bu noktada, Straw Dogs gibi filmlerin tartışmaya açtığı, “bol gelen demokrasi” kavramını işlevsel hale getirmek Don Vito Corleone’ye düşer, Scorsese’nin New York’unda bambaşka bir dil konuşulmaya başlanır (Mean Streets). Serpico’ların Charles Bronson tarafından vurulduğu (Death Wish) ve ortalığa tuhaf biçimde 50’ler nostaljisinin saçıldığı (The Last Picture Show, American Graffiti) dönemin en çok iş yapan filmlerinde felaket görselleştirilmekte ve Amerikan toplumunun hücrelerine korku aşılanmaktadır (The Towering Inferno, Airport).

Yenilgiyi zafere dönüştürmeyi başaran ve gerçek hasadı 80’lerde toplayacak olan ‘yeni sağ’, Kore Savaşı’nda ölen ideolojiyi, Vietnam’da yok olan binlerce insanın cesetlerinin üzerinde yükseltmeyi başarmıştır.

Bu anlayışın yansıması ve Zeki Demirkubuz’un “kıskandığı” son film olan The Yakuza, Yeni Sağ’ın Hollywood’daki başlıca temsilcilerinden olan ve yakın gelecekte Taxi Driver’a imza atacak olan Paul Schrader’in senaryosuna dayanır. Sidney Pollack gibi kariyerinin ilk aşamalarında sisteme muhalif görünen bir yönetmenin elinden çıkan film, şiddet atmosferini Uzak Doğu’ya taşırken, kaçış sinemasının örneklerinden birini oluşturur.

70’li yılların ikinci yarısı, ideolojik çatışmaların galibini tescillemesi, “içi samanla doldurulsa da, huzur içinde birbirine yaslanmayı başaran” adamların yeniden kahraman statüsüne kavuşması adına önemlidir (Apocalypse Now).

Son tahlilde, anımsamanın ve sorgulamanın erdem olmaktan çıktığı bir çağa ve “sapla samanın birbirine karıştığı” bunca sinemasal görüntüye inat, üstada hangi filmi, neden kıskandığını sormak ve ondan ayrıntılı bir açıklama beklemek en doğal hakkımız diye düşünüyoruz.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin