Yoktan var edilen bir Yokedici: Terminatör

Yönetmeniyle, oyuncularıyla, hikayesiyle, bütçesiyle bir B-filmden çok da fazlası değildi. Terminatör yine de bir sinema efsanesi haline gelecekti. Farklı yönetmen ve oyuncularla karışımıza çıkan serinin dördüncü filmi Terminatör: Kurtuluş, bunca yılın ardından bile o efsanenin hala mirasının yenebildiğini gösteriyordu. Tüm iltifatları hak eden ise elbette James Cameron. (Ters Ninja Arşiv)

sisko-ninja Ege Görgün (Landlord)

James-Cameron2James Cameron 1977’de sinemalarda boy gösteren Star Wars’ı gelecek vadeden bir sinema adamı olarak değil, ekmeğini pekçok işin yanı sıra kamyon şoförlüğünden kazanan bir adam olarak izliyordu. Star Wars ve görsel efektleri karşısında öylesine büyülendi ki, o an o güne kadar yalnızca hayalini kurduğu şeyi yapmaya, yani sinema sektörüne dahil olmaya karar verdi. Kamyon ehliyeti duvara asıldı, “Bekle beni Hollywood geliyorum” dendi. (Star Wars, Cameron’un kariyerini doğrudan etkilemeye bugüne dek devam etti, Avatar’ı da kendi Star Wars’unu yaratma motivasyonuyla çekti çünkü.)

İşe arkadaşlarıyla çektiği 10 dakikalık bir bilimkurgu filmiyle başladı. Sonra el becerisi, yeteneği ve yaratıcılığı sayesinde ucuz filmlerin tanrısı Roger Corman’ın film şirketine model tasarımcısı olarak girdi. Kısa sürede kendini gösterdi ve 1980 tarihli Corman yapımı Battle Beyond Stars’ın sanat yönetmeni oldu. Ardından, başta John Carpenter filmi New York’tan Kaçış (Escape From New York) olmak üzere, birçok B-filmin görsel efektlerinin yapılmasına yardımcı oldu.

Cameron, B-movie sektjöründe ucuza film çekmek ve görsel efekt yapmak konusunda kazandığı tüm tecrübelere rağmen, ilk yönetmenlik deneyimininde yapımcısını memnun edemedi. O, Piranha II: The Spawning (1981)’i çektikten sonra İtalyan yapımcı makası eline alıp filmi yeniden kurguladı.

6 Milyon Dolarlık Adam

Aslında Cameron daha altı buçuk milyon dolar emanet edilecek kadar kendini ispatlamamıştı ama herhalde filmin senaryosunun ona ait olması iyi bir koz teşkil etmişti. Bir androidin, robotların kontrolü ele aldığı distopik bir gelecekten günümüze gelmesinden ibaretti hikaye. Androidin amacı büyüdüğünde bu robotlara isyan edecek insanların liderliğini üstlenecek olan John Connor’ı daha doğmadan yok etmekti. Ama Connor da boş durmaz kendisini doğuracak kadını bu androidden korumak üzere bir adamını yollar geçmişe. Film boyunca Arnold Schwarzenegger’in canlandırdığı androidin, Sarah Connor (Linda Hamilton) ve onun koruyucusu Kyle Reese’i (Michael Biehn) kovalamasını izleriz. Öylesine bir kovalamacadır ki bu, filmin kahramanları gibi sizin de soluklanmaya vaktiniz olmaz. (Belki filmin bu kadar başarılı olmasındaki bir diğer sır da budur.)

Cameron’un başı dertteydi. Çünkü komik şivesiyle sempatik, iri cüssesiyle aşırı maskulin görünmesi ve gişe için gereken popülerliğe sahip olması dışında, oyunculuk anlamında hiçbir nüvesi olmayan Arnold Schwarzenegger’dan, işi ucuzlatmayacak bir performans alamazsa yapımcısının parasını batıran bir başka yönetmen olarak tarihe geçecekti. Sonuçta öyle olağanüstü bir hikaye ya da görsel şölen yoktu ortada.

Ama Cameron istediği performansı almayı bırakın, Schwarzenegger’ı önce filmin ruhu, sonra sinemanın ikonu yapmayı başardı. Terminatörü “I’ll be back” dışında neredeyse hiç konuşmayan, tek yapması gereken sert görünmek ve ateş etmek olan bir robot haline getirmesi, kısaca rolünü olabildiğince basitleştirmesi Schwarzenegger’dan alabileceği en yüksek verimi almasını sağlamıştı. Sinema tarihinin en ünlü tiplemelerinden biri oldu çıktı Terminatör. Schwarzenegger’ı Kaliforniya valiliğine bile taşıdı desek yeridir hem de. Seçim öncesinde Schwarzenegger’ın kampanyasının en güçlü kozu o sıralar, sırf vali adayının imajını ve popülerliğini yükseltmek için çekilen Terminatör 3: Makinelerin Yükselişi idi. (Arni elbette iyi androiddi bu filmde.)

Rüştünü ispat eden James Cameron Terminatör’ün devamı olan Terminatör 2: Mahşer Günü için kamera arkasına geçtiğinde bütçesi tam 102 milyon dolardı. (Bu filmi hınca hınç dolu Kadıköy Süreyya’da izlediğimizi hatırlıyorum. Ancak localardan birinde uyduruk kaydırık bir yer bulmuştuk.)

Terminatör 2’nin sürprizi Schwarzenegger’ın bu kez karşımıza iyi adam olarak çıkmasıydı. Kötü robot olmak ise buna çok da pek de uygun bir ifadeye sahip Robert Patrick’e düşüyordu. Üstelik bu çok gelişmiş T-1000 modeli akla hayale sığmayacak güçlere sahipti. Cıvamsı akıllı biri bir sıvıdan oluşan T-1000 istediği metalin şeklini alabiliyordu. Bu değişimlerin yer aldığı sahneler için sinema için o zamanlar oldukça yeni sayılabilecek “morphing” metodu sıkça ve bolca kullanılmıştı.

Yüksek aksiyon ve görsel efekler kadar John Connor (Edward Furlong) ve Terminatör’ün ilginç ilişkisi de filmin lokomotifi olmuştu. Yalnızca yılın en iyi filmlerinden biri değil, sinema tarihinin en başarılı bilimkurgu aksiyonlarından biri haline gelen T2 yüksek bütçesinin kat be kat üstünde bir para kazandırmıştı yapımcılara.

Jonathan Mostow’un yönettiği Terminatör 3: Makinelerin Yükselişi’nin (T3: The Rise of the Machines) nasıl bir ortamda çekildiğini söyledik. Filmle ilgili en ilginç ayrıntı herhalde yeni nesil yokedici android T-X Terminator’u canlandıranın bu kez süpermodel tadında bir kadın olmasıydı: Kristanna Loken. Film hiç de mutlu bir sonla bitmiyordu ama bu filmden 30 milyon dolar alan ve ardından vali koltuğuna oturan Arni son derece mutluydu tabi.

Dördüncü ama sonuncu mu?

Şimdilik son Terminatör filmi olan Terminatör: Kurtuluş’un (Terminator: Salvation) yönetmen koltuğunda Charlie’nin Melekleri gibi enerjik filmler için tercih edilen McG oturmuştu. Bu da filmin beklenildiği gibi pahalı sahnelerle bezeli, tempolu bir aksiyon olmasını sağlamıştı. 3 filmden sonra rahatlıkla kabak tadı verebilecek hikayesinin de ilginç ayrıntılar ve ilavelerle zenginleştirildiği, seyirciye çekici kılındığı söylenebilir üstelik. İki maço başrol karakteri ise Christian Bale ve Sam Worthington tarafından canlandırılıyordu. Daha az tanınmasına rağmen Worthington, Bale’i izleyici-kahraman etkileşiminde açık ara geride bırakıyor.

T4 diğer filmlerin aksine günümüzde değil gelecekte geçiyor. Robotlar insan ırkını ortadan kaldırmak ya da köleleştirmek adına ellerinden geleni ardlarına koymamaktadırlar. John Connor henüz direnişin lideri değildir ama kader kendisini o noktaya doğru hızla sürüklemektedir. Sırlarla dolu bir geçmişi ardında bırakan gizemli yabancı Marcus ise kendi bile bilmese bu sürüklenişte kilit rol üstlenecektir.