“Feysbuk Feysbuk Her Gün Aradım Durdum” (Sosyal Ağ / The Social Network)


Öncelikle açıklayayım ki ezeli ve ebedi bir asosyal olarak, şu Facebook denen ‘sosyalleşme’ sitesi bana hiç de işe yarar ya da ilginç gelmemiştir.. Hatta, şol dünyadaki zahiri varlığını, ‘mümkün olduğu kadar ortalıkta görünmemek ve bir şekilde göründüğü ortamdan da bir an evvel uzamak’ anlayışıyla, sürekli soluklaştırma çabası içinde bulunan bencileyin biri için bu ‘aşırı belirgin’ durum, resmen korkutucudur da yani..

Numan Serteli

Bu hilkaten yaklaşımıma uygun olarak, herkesin adeta, iftara yakın saatte pide kuyruğuna koşturan ahali misali Feysbuk’a hücum ettiği sıralarda, dönüp de kendisine göz ucuyla bakmayı dahi düşünmemişimdir.. Ta ki, bu ‘sosyal şenliğe’ katılmam için aylarca adeta yalvaran (Sizden iri olmasın!) iri yarı bir arkadaşın, en sonunda daha fazla kibar görünmeye son verip de öz kimliğine bürünerek: “Bağa bak Serteli! Patronun olarak emrediyorum.. Ya hemen Feysbuk’a girersin ya da ben sağa şimdi öyle bi girişirim ki!” demesine kadar..

Gerçekten ve samimi olarak hiçbir anlam veremediğim bu oluşuma yönelik  ilgisizliğim karşısında gördüğüm bu korkunç tepkiye daha fazla direnebilmem mümkün değildi sayın seyirciler.. Niye yalan söylemeyeyim ki: Hem de o dakka sanal aleme dalarak, Feysbuk’uma kaydımı seve seve yaptırıverdim..

Başlarda oldukça zorlandığım, bu kendini âleme alabildiğine açma olayını -bir türlü benimseyemesem de- giderek alıştığımı: “Madem girdim bu işe, birazcık faaliyette bulunayım ya da herkes yapar da ben niye yapamayayım?” mealindeki düşüncülerle -kendi çapımda- coştuğumu dahi söyleyebilirim.. Hatta bu sırada, ünlü Türk bestekârı İsmail Yk‘nın: “Facebook Facebook her gün aradım durdum. Facebook Facebook bu kızı ordan buldum” şarkısını mırıldandığımı duyanlar dahi olmuştur sanırım..

O da değil de, siteye her girişte, tam da dört dörtlük bir kadın edasıyla karşıma çıkan o meşum: “Ne düşünüyorsun?” sorusu bile giderek batmamaya başladı ki, bu arsız teklifsizliğe her defasında sinirlenerek: “Sana ne!?” demeyi de, kesinlikle bıraktım artık..

Yine de gelinen bu noktada son olarak diyeceğim şudur ki: Allah İnternet’e zeval vermeye; aksi halde pek mutsuz olacağıma adım gibi eminim.. Lakin şuna da emimim ki işbu Feysbuk tam da bu an berhava olsa, hayatımda bundan böyle hiçbir eksiklik hissetmeyeceğim gibi, sırtımdan gereksiz bir yükün kalkmasının ferahlığını da yaşayacağım.. (Adı geçen yükün, o iri arkadaşla bir ilgisi olmayıp, bu durum tamamen, Facebook’un kendi faydasız ve gereksiz hantallığından kaynaklanmaktadır.. Müdüriyet)

Sürekli Büyüyor Efendim Durduramıyoruz

İşte efendim, bu haftaki filmimiz, işbu faydasız sitenin hâzâ ‘inek ve asosyal’ yaratıcısı Mark Zuckerberg‘in, icadı öncesinde, sırasında ve de sonrasında yaşadıkları ile o sırada çevresinde olan biten gelişmeleri anlatmakta.. Film, işe yarar ya da dişe gelir herhangi bir şey yapan her er kişinin önünde veya arkasında ya da kafasının içinde illaki bir hatun kişinin varlığına inananların imanını yeniden tazeleyen bir sekansla açılıyor..

Aynı zamanda bir bilgisayar dehası olan Harvard öğrencisi Mark (Jesse Eisenberg), 2003 yılının sonbaharında kız arkadaşı Erica Albright (Rooney Mara)’la bir barda giriştiği baş döndürücü çene yarışından mağlup ayrılınca (Gerçi bu yolda galip de mağluptur!) kız tarafından bi güzel şutlanır.. Sonuçta çocukcağız yıkılmıştır ama ne fayda?

Elbette ki sonuna kadar hak edilmiş bir şutlanmadır bu.. Bilgi saymada usta ama kız ruhundan (Bir nevi tuzruhu!) bihaber bu delikanlının, karşısında sanki erkek arkadaşı varmış gibi kıza laf yetiştirmeye kalkışması tam bi tecrübesizlik örneğidir.. Neymiş efendim? İstikbalin dolar milyarderiymiş.. Oh olsun sana işte ‘terliksi’ hıyarto!

Gönül ilişkisindeki bu başarısızlığının olumsuz etkisiyle -tersten- gaza gelen kahramanımızı gayrı tut tutabilirsen! Kızın karşısında sinirli sinirli götürdüğü biralara evinde de devam eden Mark, önce bir bloga girdiği,  Erica’nın meme ebadıyla dahi alay eden çirkefliklerle dolu bir intikam yazısıyla, kız hakkında ileri geri laflar eder.. Daha sonra da -aynı kafayla- okulun veritabanını haklayarak (Hack’lemekten iyidir!), okuldaki bütün kızların vesikalıklarını ele geçirir ve onların birbirleriyle çarpıştırılarak, sonuçta en güzel kızın seçileceği bir siteyi hemencecik kurar ve de yayına sokar.. Bu sefer de, oldukça eğlenceli bu yeni siteye gösterilen aşırı ilgiden, koskoca Harvard’ın İnternet şebekesi çökmüştür..

Böylesi görkemli örneklerle dehasının farkına vardığımız Mark oğlanın bu yaptıkları, yapacaklarının ve bu arada başına geleceklerin de bir göstergesidir adeta.. Artık iyice göze batmaya başlayan Mark’a, okuldan üç adet ‘iri’ genç, kurmayı düşündükleri ‘arkadaşlık sitesi’ üzerine olan planlarını açıklarlar ve pek beceremedikleri programlama işini de ona önerirler.. Bu işi kabul ettiği halde, sürekli oyalama taktiğiyle, görevini resmen savsaklayan -en hafif tabiriyle- ‘uyanık’ oğlan, bu projeden -sadece- esinlenerek (Günahı boynuna!), yine aynı türde bir siteyi, arkadaşı Eduardo Saverin’in ‘mütevazı’ finansörlüğünde gerçekleştirir..

‘The Facebook’ adıyla ‘okul içi’ kapsamında faaliyete geçen site, giderek önce tüm ülke, sonra da  diğer ülkelerin öğrencileri arasında yayılır.. Ve en sonunda da -maalesef beni dahi yutan- devasa bir organizma, bir dünya markası şirket halini alır.. Mark’ın kendilerine site yapmasını çok bekleyen, ama hep beklediğiyle kalan üç eleman ile sitenin kurucu ortağı olduğu halde, şirketteki payı giderek azalan Eduardo Saverin, gözleri önünde devasa bir şirketin patronu haline gelen Mr. Zuckerberg’i mahkemeye vererek, haklarını -bi güzel- arayacaklardır elbet..


Hem Kaliteli Hem De Seyir Zevki Üst Düzeyde

Ben Mezrich’in Kazara Milyarder adlı kitabından yararlanarak  Aaron Sorkin’in senaryosunu yazdığı Sosyal Ağ (The Social Network, 2010)  gerçekleştiren kişiye odaklanarak, bir buluşun doğuşu ve gelişmesini; yakın çevresine odaklanarak da o mucidin etrafıyla olan etkileşimlerini baz alan, örneklerine hem edebiyatta, hem de sinemada bolca rastlanacak -gerçeklerden yola çıkan- bildik bir konuya haiz..

Bu içerikte, yani ‘inek’ bir ergen oğlan üzerinden -üstelik olağanüstü hiçbir olay ve süreç kapsamayan- bir başarı hikayesini, iyi bir film haline getirmek için gereken tek şey yaratıcı bir yönetmen olmalıydı.. Ki projenin başına David Fincher getirilerek, bu yolda en iyi tercih yapılmış..

Filmde, Mark Zuckerberg başta olmak üzre, olaya taraf olan hiç kimsenin yanında saf tutulmayarak; olan bitene -mümkün olduğu kadar- her birinin bakış açısından bakılmaya özen gösterilmiş..

Son tahlilde- biyografik bir drama türünde olmasına karşın, özellikle dinamik kurguyla ve ‘Trent Reznor’ dokunuşlu müzikle kazandırılan enerji, Sosyal Ağ‘a bir ‘gençlik filmi’ havası da kazandırmış.. Elbette, bu etmenlerle sağlanan ‘sürükleyicilik’, seyir zevkini de üst düzeye çıkarmakta..

Kendisine ait olmayan ‘değişik’ senaryolara haiz filmlere  kendi özgün damgasını vurma kabiliyeti gösteren sayılı yönetmenlerden biri olan; Yedi (Se7en, 1995), Oyun (The Game, 1997) ve Dövüş Kulübü (Fight Club , 1999) gibi şaheserlerin yaratıcısı Fincher‘den beklediğimiz film bu mudur? Sorusu, gayet yerinde bir sorudur.. Lakin ondan, bu saydığım filmlerin mükemmel senaryolarının yanından dahi geçemeyecek basitlikte ve herkesin bildiği bir hikayeden başyapıtlık bir sonuç beklemek de -en azından- haksızlık olur deyu düşünüyorum..

Aferin, 8!

Sosyal Ağ

The Social Network

Yönetmen: David Fincher

Senaryo: Aaron Sorkin, Ben Mezrich (Kitap)

Oyuncular: Jesse Eisenberg, Joseph Mazzello, Justin Timberlake,
Andrew Garfield, Rooney Mara, Rashida Jones, Armie Hammer

Yapım: 2010,  ABD, 120 dk.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin