1930’ların sonunda ortaya bir fikir atıldı: “Festival de Cannes”. Bu fikir, ardı arkası kesilmeyen başarılara imza atan filmlerin katıldığı o festivalin başlangıcıydı. Çıkış amacı; özellikle 1938 ve 1942 yılları arasında faşist bir diktatörün baskılarıyla Nazi propagandası yapan filmlere ödüller verilen Venedik Film Festivali’ne bir alternatif olmaktı.
Philippe Erlanger, 1938’de Hitler‘in baskısıyla faşist propagandalara ödül verilmesinden sonra Venedik Film Festivali’nden Fransa’ya dönerken bugünkü Cannes’ın hayalini kurmaya başlamıştı bile… Özgür, bağımsız ve baskılardan arındırılmış… Fakat bu planı ne yazık ki 1 sene sonra, II. Dünya Savaşı’yla dünyaya ve sanat dünyasına çöken karanlıkla beraber sekteye uğradı.
Yarım kalmış bir fikir..
Erlanger, Fransa’nın Nazi işgaline uğraması sonucu Yahudi kökenleri nedeniyle Güney Fransa’ya kaçtı ve direnişçi ailelerin yanında saklanarak hayatta kaldı.
39’da festivalin iptal edilmesinin öncesinde; festivalin nerede yapılacağından nasıl bir içeriği olacağına dair pek çok şey planlandı. Festival, Cannes’da 1-20 Eylül arasında yapılacaktı ve katılan tüm ülkeler, festivalin yansıttığı mutlak tarafsızlık ve sanatsal nesnellik fikirleriyle Grand Prix’ye layık olacaktı.
Festivalin açılışını yapacağı gün Almanya, Polonya’yı işgal etti ve 10 günlük erteleme kararı sonrasında festival tamamıyla iptal edildi. Faşizm, doğası gereği sanata ve sanatçıya olan zararını bir kere daha tarihe kazımış ve insanlara kanıtlamış oldu. Hitler; faşist propagandalara ödül vererek ışığını kararttığı ve adını kirlettiği beyaz perdeye faşizmin gölgesini düşürmeye devam ediyordu. İptal edilen bu festivalde; Hitchcock‘un Jamaica Inn filmi, Frank Capra‘nın Mr. Smith Goes to Washington filmi, Sergei Eisenstein’ın Aleksandr Nevskiy gibi ikonik eserleri yer alıyordu ama maalesef o tarihte festivalde yer alamadılar…
Savaşın ardından..
1940’ların başlarında Erlanger hâlâ Cannes fikrini canlı tutmaya çalışıyordu; ulusal seferberliğe rağmen festival fikri, onlar için hâlâ gerçekleşmesi gereken bir fikirdi. Savaşın tam içinde olmalarına rağmen, resmen bu savaşa rest çeker gibi bağımsız ve özgür sinemacılığın temsili hâline gelmesi için Cannes’ı ayakta tuttular…
Duce’nin Fransa’ya savaş ilan etmesi ve hâlihazırda olan lojistik, ulaşım ve beraberinde savaşın getirdiği diğer sorunlarla beraber; festivalin yapılmasının planlandığı Eski Cannes Kumarhanesi’ne ordunun el koymasıyla da birlikte festival 1946’ya kadar ertelendi…
Ve işte festival…
Erlanger‘in deyimiyle Cannes bir güneş gibi doğdu ve dünya, neredeyse sarhoş bir hâlde kendini bu festivale kaptırdı. Gerçekten de Cannes, özellikle de savaşın hemen sonrasında adeta sanatın ışığını yansıtan bir güneş gibi doğmuştu ve buna öncülük yapan en büyük isim Erlanger‘den başkası değildi. Kendine ve ondan da önemlisi festivale olan inancı sayesinde; onca zorluğa ve savaş koşullarına rağmen, faşist ve ırkçı propagandalara ve diktatörlere rağmen korkmadan, usanmadan fikrini ortaya attı, ayakta tuttu, canlandırdı ve hayata geçirdi.
Faşist propagandaların ödüller aldığı bir festivale rakip olarak çıkıp gerçekten sanatın derinliğini tarafsız şekilde yansıtan ve yorumlayan sanatçıların yuvası oldu resmen. O dönem komünizmin güçlü olduğu festival bölgesinde bu festival, aynı zamanda direnişin bir sembolüydü. CGT’nin kısmen kurmuş olduğu kooperatif olan Genel Fransa Sinema Kooperatifi tarafından üretilen La Bataille du rail (René Clément, 1946) filmi o sene 2 büyük ödül kazandı. Bu, çok güçlü bir mesaj vermişti esasında; halkın sineması, direnişin sineması ödüller almıştı.
Ödül verilen tek kişi René Clément değildi tabii; aynen planlandığı gibi ilk festivalde uluslararası uzlaşmayı, kültürel dayanışmayı ve en önemlisi de barışı simgelemek adına tam 11 filme Grand Prix du Festival International du Film ödülü verildi. O tarihte henüz Palme d’Or yoktu; bu yüzden 1955’e kadar en büyük ödül Grand Prix du Festival ödülüydü.
Bunlarla beraber festival sadece film gösterimlerinin düzenlendiği bir festival olmamıştı; havai fişekler, geçit törenleri, gökyüzüne salınan güvercinler, hava gösterileri, moda defileleri ve dahası… Amerikalı şarkıcı Grace Moore; savaşın getirdiği uzun ve dayanılmaz acıları gerisinde bırakan ve hayranlık duygusunu yeniden keşfeden seyircilerin önünde, Fransızlar için büyük önem taşıyan ve Fransız Devrimi sırasında bestelenen Marsilya Marşı‘nı seslendirdi.
Festival her ne kadar güzel hatırlansa da bazı aksaklıklar yaşandı. Bu aksaklıkların geneli, savaşın getirdiği sorunlardan dolayı ortaya çıkan teknik aksaklıklardı: Projeksiyon odasının aceleyle dönüştürülmesi, perdenin tam magnetism kapanmaması ve içeriye gün ışığı girmesi gibi şeyler… Dönemin Sovyet Rusya’sının festivale getirdiği ve Berlin’in kurtuluşunu anlatan Juli Raisman‘ın Berlin adlı kısa filmi izlenirken yaşanan teknik sorunlar nedeniyle birkaç kez kesintiye uğradı ve festivalde siyasi sabotaj söylentileri yüksek sesle dillendirildi. Erlanger‘in genel sekreterliğini yapan Robert Favre Le Bret, SSCB heyetini sakinleştirmek için ikinci bir gösterim düzenleyerek tüm diplomatik yeteneklerini kullandıldı.
46 sonrası
47’ye gelindiğinde Soğuk Savaş patlak vermişti ve dönemin komünist bakanları görevden alındı; festival, ulusal hükümetin gözünde Cannes’ın çok solcu olduğu gerekçesiyle şüpheli hâle gelmişti.
Belediye başkanı kararlıydı ve festivali yapmak için kolları sıvadı; çünkü hükümete verdiği sözü yerine getirmek için bir festival sarayı inşa etmek zorundaydı. Halk seferber oldu; dönemin işçileri ve gençleri 4 ay gibi kısıtlı bir sürede, binbir güçlükle gösterimlerin düzenlenebileceği bir festival sarayı inşa ettiler. Direniş devam ediyordu ve işçiler Cannes’a sahip çıkmıştı…
Ve perde…
İşte Cannes böyle başladı; şimdilerde elit bir etkinlik olarak görülen ama kökleri antifaşizme dayanan, işçi sınıfının seferberliğiyle ilk sarayı inşa edilen, faşist propagandalara karşı savaşın içinden sıyrılıp zorlu koşullarda ayakta kalabilen ve nihayetinde müthiş bir açılışla ismini sanat tarihine altın harflerle yazdıran…










































































































