Miraç Atabey, zamanımızın bir kahramanı. Evet, ilk filminin ismi bu ama hayır, nitelememizin sebebi bu değil. Anlatalım…
Miraç Atabey, Türkiye’deki sinema sektörü paydaşlarının “bizim sektör” dendiğinde akla gelen isimlerinin sevmekte zorlanacağı bir insan. Bunun birçok sebebi var. Bir tanesi, dobralığı. Diğeri, kimseye eyvallahı olmaması. Kibarlık uğruna beyaz yalanlar söylememesi, her fırsatta gerçek kişiliğini ortaya koyması, haklı öfkesi. Anaakım sinemaya yüz vermemesi. Entelektüel olmamasına rağmen bir şekilde “sektörde” yer edinmiş insanların anlamakta zorlandığı filmler yapması da sayılabilir.
İlk filmi Zamanımızın Bir Kahramanı’nı Antalya Altın Portakal protestoları sırasında geri çekmemiş, sonraki yıl özel gösterim daveti almıştı. Büyük emek harcanmış bu film, anlayamayanlarca “kamerayı koymuş çekmiş” cümlesine indirgense de olumlu eleştirilerle yürüdü, bir şekilde yolunu buldu, izleyicisine ulaştı. Önce MUBI, sonra HBO Max kataloğuna ekledi. Yönetmen kendi Patreon hesabından da filmlerini izleyiciyle buluşturmaya devam ediyor.
İlkinden daha iyi olduğunu iddia ettiği ikinci uzun metrajı Moda Evlilik, ezber bozan, daha kısa sürse de izleyiciyi daha fazla zorlayan bir iş. Ancak birçok insan zorlanmayı sevmiyor maalesef. Atabey “comfort food” yapmayı reddediyor çünkü. Pizza değil yani masadaki, huzursuz ve iddialı bir ruhun çok zaman harcadığı, (filmin açılış sahnesine atıfla) adını bile duymadığımız bir yemek. O yüzden de tadına bakmaktan imtina edenler, birkaç lokmada sofradan kalkanlar ya da bilmedikleri şeyleri yemeyi reddedenler gırla. Suşi ile tanıştığınız ilk zamanları hatırlıyor musunuz? Çiğ balık mı yiyeceğiz demiştiniz belki ve şimdi sık sık canınız çekiyor olabilir. (Suşi yerine kendi örneğinizi koyabilirsiniz.) Birilerinin birilerine “bu güzel” demesi, birkaç kez denenmesi falan lazım belki de yani. Neyse, bu kadar analoji yeter.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında izlediğimiz Moda Evlilik isimli ikinci filmi vesilesiyle yönetmen Miraç Atabey’le iki saatlik bir söyleşi gerçekleştirdik. İşte aklımızda kalanlar…
Miraç Atabey, “kompleks çalışıp basit görünmesini isteyen” bir yönetmen ve bir iddiası var: Filmini “kamerayı koyup çekmişler” şeklinde küçümseyenlere “aynı oyuncuları getireyim, dekoru hazırlayayım, kadrajı sabitleyeyim, aynısını yapamazlar” diyor. “Filmde dijital efekt bile var ama anlaşılmıyor çünkü çok iyi yaptık” da diyor. Deneyimsiz gözlerin bunu idrak edememesi gayet doğal olsa da yıllarını filmler üzerine düşünmeye vermiş insanların böylesi kolaycı yorumlar yapmaları üzücü.
Filmin dünya prömiyerinde, filmde Miraç adlı, yönetmen olmak isteyen karakteri canlandıran oyuncu sahneye çıkmış. Moderatör kendisini yönetmen olarak tanıtmasa da bir kısım seyirci öyle sanmış. Ardından Miraç Atabey, filmde giydiği kostümle gelmiş ve kendisini tanıtmış. Böylece filmin dünyasını perdeden dışarı taşıdıklarını, bir performans sergilediklerini düşünüyor. Peki bu durum nasıl karşılandı dersiniz? Öfkeyle! Kendileriyle alay edildiğini düşünenler, “biz denek miyiz” diye salonu terk edenler… Trenin Gara Girişi’ni izleyenler “biz denek miyiz” diye öfkelenmişler miydi acaba? Elbette Moda Evlilik’i sinema tarihinin en önemli işlerinden biriyle eşitlemiyoruz bunu söylerken ancak halkın vergileriyle ödenen beş yıldızlı konaklamalar biraz daha “comfort food” yiyesiniz diye sunulmuyor size, biraz da rahatsız olun, bu seferlik de bir deneyi(mi)n parçası olun, ne var yani belki ilerde filmle birlikte anılırsınız…
Festivallerin, filmlerin parladığı mecralardan çok yankı odalarına döndüğü görüşünde Atabey ve yaşananlardan dolayı üzgün. Hâlihazırda kendini kanıtlamış isimler bu durumdan sıyrılabiliyor olsa da onun gibi yeni yönetmenler için durum farklı. Sektörde daha güçlü bir konuma gelebilirse, festivallerin bir parçası olmama hayali de var.
***
Auteur teorisi ve anti-auteur film yapımı
François Truffaut 1954’te kaleme aldığı “Une certaine tendance du cinéma français” ile sonradan auteur teorisi olarak anılacak yaklaşımın en önemli metinlerinden birini ortaya koymuştu. Yönetmenin filmin başlıca yaratıcı gücü olarak görülmesine dayanan bu yaklaşım, zaman içinde sinema tartışmalarının merkezine yerleşti ve yapımcıların yönetmenleri seçip film çektirdiği dönemin kapanmasına önayak olarak “işçi değil sanatçı gibi” konumlandıkları sürecin tohumlarını ekti. Filmlerin çoğunlukla yönetmenlerin ürünü olarak görüldüğü günümüzde yönetmenler filmlerin tek sahibi gibi takdir görse de gerçek aslında öyle değil ve sinema bir ortak üretim süreci.
“Birçok kişi bir araya gelip film yapıyor ancak bu, yönetmenin filmi olarak tanıtılıyor. Sette bulunan kişi sinemanın kolektif olduğunu görür, bu bir kişinin üretimi değildir. Post-prodüksiyon ekibi dahil herkes filmin parçasıdır. Sinema emekçisi denip geçilen kişiler sinemanın gerçek yaratıcılarıdır, sadece ünlü oyunculara indirgenemez filmler. Ben auteur yönetmen değilim, sinemacıyım. Birbirine benzemeyen sekiz kişiden bir ekip oluşturup onların bana ve birbirlerine güvenmelerini sağlıyorum sadece. Gerisi kolektif. Benim oynattığım insanlar oyuncu değil, yazar. Hepsi senaryonun yazımına katkıda bulundu. Salondaki seyircileri de bu deneyime katmak istedim hatta. Bu bir film değil, deneyim ve bittikten sonra da sürsün istedim. Önceki filmde boşluklu bir yapı kurup ‘ben hikâye mimarıyım siz hikâye mühendisisiniz, hadi gelin bu boşluklu yapıya kendinizden bir şeyler katın’ dedim. İlk filmde de dümdüz bir hikâye anlatmıyordum yani ve her seyirde başka bir şey keşfedebileceğiniz bir yapboz çıkarmıştım ortaya ama bu tam bir anti-film, anti-auteur üretimi oldu. Yani seyirciyi ‘bu filmi bana kim anlatıyor, benim bu filmdeki rolüm ne’ gibi sorulara yönlendirerek yönetmenlerin anlatı otoritelerini sorguluyorum.”
***
Fon mevzusu
Moda Evlilik’in açılış jeneriğinde “hiçbir kurumdan destek almamıştır, almayı denememiştir bile” minvalinde bir yazı görünüyor. Özgür olmak uğruna ceplerindeki son kuruşa kadar harcamalarına neden olan bu “tam bağımsız film çekme” sürecini şöyle anlatıyor Atabey: “Zamanımızın Bir Kahramanı’nı yaparken dışlanmadım. İyi karşılandım, iyi fonlar aldım, nereye gitsem favori oldum; ancak bu süreçlerin yaratıcılık karşıtı olduğunu gördüm. Bir adım geri atmak istediğimde, bunu böyle yapmayalım dediğimdeyse asimetrik bir tepki gördüm ve ‘peki o zaman, ben de sizden bir şey istemeyeceğim, filmimi kendim yapacağım ama kılıcımı da çekeceğim’ dedim. Benim özgürce film üretme şeklim ve tarzım bu. İlk filmimde çok yoğun bir yaratma hissiyle yola çıktım ancak endüstriyle ilişkilendikçe otosansür mekanizmamın altında ezilmeye başladım. Kültür Bakanlığı desteğini çeker diye korktum. Kamu parasını doğru kullanmaya çabaladım. Ve sonuçta Zamanımızın Bir Kahramanı’nın beğenilmesi iyi bir şey mi, standartlara fazla mı uydum da beğenildi diye bile sorgularken buldum kendimi. Sinema sektörü yaratıcılık karşıtıdır. Siz eğlence sinemasını eleştiriyorsunuz ama daha kötüsünü festival ve fon odaklı sinemada gerçekleştiriyorsunuz. Yaratıcılığı engelleyen daha fazla sınır var -sözde- bağımsız sinemada.”
Peki, bilin bakalım ne oldu? Jenerikte güvendikleri kurumların logolarını göremeyen “sektör temsilcileri” Miraç Atabey ve ortak yapımcısını ukala buldu. Onların almadıkları parayla başka filmlere destek olunması bir yana, kendi paralarını harcadıkları için de suçlandılar yani. Oysa bu bir deneydi. Fonsuz film yapma deneyi. Bir sonraki filmini belki fonlarla kotaracak, belki tırlarla taşınması gereken ekipmanlara ihtiyaç duyacak. Kendisi de bilmiyor henüz ama farklı fikirlere ve yollara da kapalı değil.
***
Peki ya seyirci?
Peki korkmuyor mu Miraç Atabey filmini insanlara ulaştıramamaktan? “Sanatta bağlam ve ölçek önemlidir. Bir kaşığı markette görmekle müzede görmek farklı hissettirir. Bağlamını oluşturamamış çok iyi bir film şu an rafta bekliyor olabilir, başka bir filmse bunu başardığı için hakkından fazla değer görebilir. Bu bizim hesaplayamayacağımız, kaotik bir süreç. Bunu kimse sevmiyor diye yapmamak, yaptığınız işe büyük haksızlık. Yapıldığı dönemde delilik olarak görülen bazı üretimler bağlamını oluşturduktan sonra değer görebiliyor. Sinemayı duyar kasmak, bir konu hakkında konuşmak için yapar olduk. Dertlerimizi STK’larla çözmeye çalışalım. Bu kadar kaynağı bunun için tüketmemize gerek yok. Biçimsel ve deneysel, gerçek bir sinema yapalım biz o kaynaklarla. Ben sinema yaparken hiçbir hassasiyeti önemsemiyorum, duyar kasılan hiçbir konuyla ilgilenmiyorum. Duyar istiyorsanız bir sürü yapılmışı var. Bu benim kişisel olarak duyarsız olduğum anlamına gelmiyor elbette ancak sinemam böyle olsun istiyorum. Bu samimiyetsiz ve duyarsız bir film yani. Derdi yok. Film olmakla, sektörle dalga geçiyor. Sarkastik” diyor. Eğer festivaller filmini göstermez, dijital platformlar almazsa bile Patreon’dan bizzat seyirciye ulaştırabileceğini düşünüyor. Dünyanın herhangi bir yerinden tek bir insanın eserlerine ilgi göstermesinin bile kendisine yeteceği görüşünde. Filmlerini gösterebilmek için Micmuss adlı bir cep telefonu uygulaması da geliştirmiş.
***
Tartışmalı sahne
Moda Evlilik’in -bizce- kötü yazılmış bir tane sahnesi var, o da başvuru formlarında cinsiyet kimliklerinin sorulmasıyla alakalı. Atabey yıllar önce Sundance’e başvururken karşısına çıkan formdan ilhamla tasarlamış bu sahneyi ancak durduğu yeri tam olarak belli edemeyen, kaba saba bir sahne çıkmış ortaya. Sahnenin olumsuz karşılanmasının sebebini ise oradaki karakterlerin kaba saba oluşlarına, diyalogların gerçekçiliğine bağlıyor yine. Ona kalırsa sinemacı olmanın dinle, dille, ırkla, cinsiyet rolleriyle alakası yok ve bunun formlarda soruluyor olmasının sebebi pozitif ayrımcılık yapabilmek. Yani senaryoya yazdıkları, kişisel yaşamındaki fikirleri değil. Bu konuya nötr yaklaşabildiğini söylüyor ve bu tarz sahnelerde sinemacılardan incelik beklenmesinin otosansüre yol açtığını düşünüyor.
Kuir sinema ve LGBTİ+’larla ilgili görüşlerini sorduğumuzda şöyle söyledi: “Benim en sevdiğim üç yönetmenden biri Tsai Ming-liang ve sineması kuir bir sinema. Ben onun sayesinde bu kimlikleri tanıdım ve sevdim ama Tsai Ming-liang kuir sinemacı olarak öne çıkan bir isim değil. Çünkü bunun aktivizmini yapmıyor. Eğer çevremde hikâyesinin anlatılması gerektiğini düşündüğüm bir kuir insan olur ve onu anlatabilecek kadar iyi tanımayı başarırsam, ben de bir kuir karakterim olsun isterim.”

Sonuç
Miraç Atabey, gördüğünüz gibi “kendisi olmaya çalışan”, özgüveni ve enerjisi yüksek, idealist bir insan. 1989 doğumlu. Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu ve sonrasında yurt dışında sinema okumuş. Film çekebileceği en uygun yer Rize olduğu için, 6 senedir Rize’de yaşıyor. Patreon’dan aylık üyelikte filmlerini izlemenin bedeli 1 dolarken, film başına sınırsız izleme ücreti 5 dolar. Micmuss app’ini 499 TL’ye satıyor. Bu ufacık rakamlara karşın Moda Evlilik için yaklaşık 3 milyon TL harcamış ve tüm kaynaklarını tüketmiş. Buna rağmen taviz vermiyor. Bir gün anlaşılacağını düşünüyor. Film yapmaya devam edebilmek için kendine güvenmeye devam etmesi gerektiği inancında.
Altın Koza’ya seve seve gelmiş. Seattle Turkish Film Festival da filmi istemiş ancak Atabey, önce ilk filmini izlemelerini, ikinci filmi ancak merak ederlerse gönderebileceğini söylemiş kibarca. Çünkü işine ve insanlara gösterdiği özeni karşıdan da bekliyor. Festival seçtiği gibi kendisiyle röportaj yapacak kişileri de bizzat seçmek istiyor, önce o isimleri araştırıyor. Herkese değil doğru insanlara ulaştırmak istiyor sesini. Dayatmaların her türlüsüne karşı. İzlensin de nasıl izlenirse izlensin, duyulsun da kim duyurursa duyursun kafasında değil yani.
Gerçek bağımsız sinemacı dediği John Cassavetes’i çok seviyor ve onun gibi olmak istiyor çünkü Hollywood’un tüm imkanlarına rağmen bağımsız olmayı seçmiş Cassavetes. “Bizse zorunlu bağımsızız çünkü imkân yok” diyor.
“Storyteller ve filmmaker aynı şey değil. Ben filmmaker’ım. Sinemacıyım. Hikâye anlatmak zorunda değilim. Kendimi storyteller olarak görmüyorum. Sinemanın araçları başka. Hikâye anlatmak zorunda değiliz” diyor.
Umarız hayallerine kavuşur, işleri alıcısını bulur ve “sektörden” daha fazla kişiye oynadıkları kum havuzundan çıkıp yetişkinler sofrasında yeni tatlar denemeye cesaret edebilmeleri için ilham verir. Tamam, tamam, başka analoji yok.
Serkan Çellik











































































































