Sadık Yemni Landlord

Muska, bugüne kadar yazılmış en iyi Türkçe korku/gerilim eseridir benim için. Stephen King’in elinden çıkmış gibidir ama Türk bir Stephen King’in. İşte o kitabın ve daha pek çok sıradışı kitabın zıradışı yazarı Sadık Yemni ile korku ve bilim kurgu sineması odaklı bir sohbet yapmıştım uzunca bir süre önce. Ama yeniden okurken ilk okuduğumdaki keyfi aldım yine. Darısı sizin başınıza…

Evet ben uydurdum bu sıfatı: Sinedüşsel. Ne demek peki? ‘Düş görmeyi, hayal kurmayı sinemadan öğrenen, sonra da elinde olmadan düşlerini film gibi gören, hatta artık film ve düş kavramlarının ayrımını yapamayan’ demek sinedüşsel.
Sadık Yemni ile tanışmamı Bülent Somay’a borçluyum. Editörlüğünü üstlendiği Muska adlı romanı o önermişti çünkü bana. Muska hayatımın en önemli kitaplarından biri oldu. Bugüne kadar gerçekleştirilememiş bir şey başarıyordu çünkü kitap. Kökleri gotik edebiyatına, Lovecraft’a, Poe’ya dayanan ve bugünkü noktada ucu Stephen King, Clive Barker, Dean R. Koontz, Anne Rice, Peter Straub gibi best-seller makinesi isimlere ulaşan, bize tamamen yabancı bir yazın türünü alıp, bizim kültürümüze uyarlıyordu.Kitaptaki üslubu görünce, sanırdınız ki bu coğrafyada yıllardır korku, gerilim romanları yazılıyor. Muska, Stephen King gibi bir ustanın en iyi kitaplarıyla boy ölçüşecek bir yapıttı.

Muska / Sadık Yemni

Muska’nın devamı iki kitap daha varı. İkinci kitap Öte Yer de Metis’ten çıktı. Üçüncü kitap Yatır ise Everst’den. Sadık Yemni’nin kitapları arasında Amsterdam Gülü adlı bir polisiye ve Metros adlı bir bilim-kurgu romanı da var. Hollanda’da başlayan gizemli olaylar zinciri İstanbul’a kadar uzanıyor bu romanda. Diğer kitapları ise Çözücü, Ölümsüz, Muhabbet Evi ve Durum 429.

Kitaplarını okuduğumda Sadık Yemni’nin benim gibi sinedüşsel biri olduğundan şüphelenmiştim. Hayata bakış açısı, tercih ettiği tür, tarzı, konuları ve beslendiği kaynaklar onun iflah olmaz bir korku ve bilim kurgu sineması müptelası olduğu fikrini uyandırdı ben de. Bütün kalbimle öyle olmasını umuyordum, çünkü kendimden bir şeyler bulmuştum Muska ve diğer eserlerinde. Muska’yı okuduğumdan beri, bana sorulacak “hangi kitabı yazmış olmak isterdin?” sorusuna yanıtım belli çünkü. Sadık Yemni’ye aynı soruyu sorduğumda ise, “Medyum” yanıtı aldım. Yazılmış yazılacak en büyük korku romanlarından Medyum (Stephen King). Üstelik ekledi, “Belki paralel bir evrende sen şu an Muska’yı yazıyorsundur.

Amsterdam’da yaşayan Sadık Yemni’ye sorularımı mail ile yolladım. Sinemayla benim kadar ilgili olup olmadığını hala teyit edememiştim. Telefon etti, soruları okumuştu. “Sanki kendi yazdığım soruları okurmuş gibi oldum,” diyince hislerimde yanılmadığımı anladım. O da benim gibi sinedüşseldi. Ve kimbilir belki de paralel bir evrende bu soruları o soruyor, ben cevaplandırıyordum.

Yazarlığa nasıl başladınız…

Yazarlığa üzerimdeki basınca rağmen biraz geç başladım. Muska’da geçen sabun büyüleri, topun üç kez yaşlı kadını vurması, Cemile hanımı ziyaret gelen öte yer kimseleri, astral dostlarım gibi gerçek olayları anlatıp durmaktaydım hevesle. Bizim mayadan olmayan, dar bakışlı ve düşük rezolüsyon-lu sezgilere sahip septiklerin bulunduğu cemaatlarda kendimi gülünç duruma düşürmekten hiç yılmadım. Garip bir zevk de almaktaydım hatta. Hala da öyle. Yazdıkça daha az anlatır oldum yalnız. Bu gerçek. Yazmamak nedeniyle içimde oluşan cılk yaraları birer birer kurutmaktayım. Onlardan geri acı değil tatlı tatalı kaşınmalar kalmakta. Yaraların sayısı bini geçkin. Ömrüm çok kısa gelecek. Hepsini kurutmaya.

The Shining

Muska’nın fikri naslı oluştu? Muska’da Stephen King’vari bir  atmosfer vardı. Muska’yla bir paralellik kurarsanız…

Gelelim Muska’yı yazmaya. 1980 yılında Kubrick’in The Shining’ini seyredince çarpıldım. Bunu analiz ettim sonra. Daha kitabı okumamıştım. O nedenle beynimin içindeki Tam Özerk Ruh Film  şirketi kendi filmini çekmemişti henüz. Usta bir medyum rejisörün yorumu da müthişti benim için. Çünkü Avrupa’daki eleştiriler çelişkiliydi. Harika, ama bay Torrence’nin kafayı yediği çok çabuk belli oluyor diyenler vardı. Kelimenin çağrıştırdığı ingilizce anlamlar da cabası tabii. Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest) filmi henüz belleklerde tazeydi. Jack Nicholson entel üşütükü oynuyordu hemen hemen her filminde. Bu Kubrick’in kabahatı değil. Benim için kayıtsız şartsız bir baş yapıttır. Hala.   Kitabı okuyunca bay Torrence karakterinin derinliklerini ve derinliği pekiştiren oğlu ve karısını keşfedince bir kez daha sarsıldım. The Shining filmi kitabı okumayanlar için %100, okuyanlar için %75 başarılıdır. O Kubrick’e rağmen eksik kalan %25 var ya, onu sevgiyle kutsuyorum. Viva Tam Özerk Hayal Film şirketi. TÖHAF şirketi yani. Filmde olmayan şeylerin dökümünü yapmak sayfalar tutar. Birkaç cümleyle ne denebilir? Torrence zengin içki arkadaşının yaptığı kazaya (Bisikletli bir çocuğun çiğnen-mesi ve kaçılması) tanık olur ve susar. Sus payı olarak Overlook otelindeki işi bulur. O andan itibaren KK, Karma ve Kültleşme girer işin içine. Otelin içindeki kötülüklerin medyum oğlu yüzünden uyanması kendi kötülüğünün yansıması esprisi de filmde hafif geçilmiştir. Zaman darlığı ve taktik tercih olarak. Kült lafını ettik ya, gelelim Muska’ya. Muska’nın örgüsü daha grifttir. Determinist bir eksen etrafında dönen olasılıklar çemberi söz konusudur. Bir arada nasıl var olabilirler. Paralel evrenler varsa, paralel yaşamlar da olabilir pekala. Paralel duran iki ayna arasındaki görüntü sayısına eşit olasılık torbasından bir sayı çekelim o halde. Haydi bir kere daha. Bir kere daha. İlk kim çıkmak istiyor dışarıya yıllardır pencereleri sımsıkı kapalı duran bu tozlu, kasvetli, ama tanıdık bildik sınıftan? Parmağını kaldırsın.

Sizde bir film çalışmanızdan söz etmiştiniz.

Şu anda üzerine uğraştığım bir film projesi var. Serüven. Cümbüşlü tirildeme makamında. Sırat Köprüsü(The Sirat Bridge). İngilizce çekilecek. Filmin %80’i Türkiye’de geçecek. Haksız yere terörist olarak damgalanan Metin Mastar adlı bir Türk bilim insanı ve onun peşinde olan CIA ajanı Harry Talker’ın maceraları. OrtaDoğu’daki oynak düzeni iyice sarsabilmek için Türkiye’yi kullanmak isteyen mültinasyonellerin oyunu. Henüz başlangıç aşamasındayız. Öykü hazır. Senaryolaşma bırkaç ay içinde tamamlanacak. Her şey yolunda giderse eylülde çekimler başlayacak.  Bunun dışında yazdığım ve yazmakta olduğum iki roman için hafiften girişimler var. Bakalım bunları ekrana çıkartabilecek miyiz.

Stephen King romanlarının istisnalar haricinde sinemada başarısız oldu. Özellikle korku gerilim türünde olanlar… Asla kitabın tadını vermiyor bu çalışmalar…

King’in kitaplarının çoğu film yapılınca tılsımlarını ciddi ölçüde yitirdikleri doğru. Çok sayıda karakterlerin var olması en büyük etken. Romanda kazandıkları derinlik ve kült yüklemi 2 hatta 4 saat içinde perdeye çıkartmak mümkün değil. Ben de fazla karakter kullanmayı severim. Metros’da kendi rekorumu kırdım. Sanırım Ruhlar Evi düzeyinde falan. Ruhlar Evi’nin filmi de başarısız kalmaya mahkumdu. 20 saatlik film yapmak lazım. Bunu yaptık diyelim. Sonra da yemeden, içmeden, uyumadan bir oturuşta seyretmek lazım.

Metros’un farkı benim yazarken bu sorunun bilincinde olmam ve bazı tedbir tohumları dikmemdir. Anneke Bitterbot, Jeff Crimson ikilisi eksen alınarak gaddar bir action thriller yani cümbüşlü tirildeme filmi çekilebilir. Metros’a cult havasını veren karakterlerden Stefan Boekbinder ve Peter Stok’a özel ilgi göstermek gerekecek. Boş bir zamanımda senaryosunu da yazmayı düşünüyorum. Sanırım Muska’nın filmi TÖHAF şirketinin yapımlarıyla asla boy ölçüşemeyecek. Çok genç bir rejisörün buna rağmen süper bir film yaratabileceğini biliyorum. Bu şahsı bekliyorum. The Shining bir örnek.
TÖHAF şirketinin eşsizliği hep baki kalsın gene de. Küreselleşmenin olumsuz yanları sayılırken, fakirliğin yaygınlaşması, yeni aristokrasi, imparatorluk, yeni orta çağ vb.nin yanı sıra insan varlığımızın tek kaynağı olan TÖHAF şirketinin de içinde yer aldığı kuytu bir bölge var beyinlerimizde. Burası uyuz filmler, çapsız bilgisayar oyunları ve kalitesiz yayınlarla kirletilmeye, yani fethedilmeye çalışılıyor. Bu bölge, insana has damar elden giderse, geriye zekasını sadece ezmek, üste çıkmak ve anlık zevkleri için kullanan bir barbar alacak. Kaliteli film, bilgisayar oyunları, kitap ve insancıl, çevreci teknolojiyle vb. karşı çıkılması gerekiyor.

Biraz da sinema konuşalım… Şu isimler ne çağrıştırıyor size?

DARIO ARGENTO

Dario Argento

Dario Argento’nun Şeytan’ın Maskesi filmini ilk kez bir açık hava sinemasında izledim. Çocuktum. Altıma işeyecektim korkudan. Tepemde pırıl pırıl yıldızların altında ve çevremde bir sürü insan varken. Yıllar sonra o filmi TV’de izledim. Klasik sayılmakta şimdi malum. Beni neyin korkuttuğunu gördüm.

TÖHAF. Bu içsel sinema zamanla çıta yükseltti haliyle. Ama çekirdek etken insanın ölümsüzlük arzusuna ket vurulma ihtimalidir. Bir şey bu özlemle aramıza girerse umutsuzluk, dehşet ve şiddet yaratabilir. Suspira filmi de çok kıyaktı. Çizgi roman/film demesi.

ALİEN

Alien

İlk gördüğüm günü unutmam mümkün değil. 1979. Gececi olarak çalışacaktım. İki gün sabredemedim ve Amsterdam’da ilk gösterildiği gün 19.00 seansına gittim. İki saat yeryüzünde değildim. Hayal gücümün hangi şiddette uyarıldığını anlatabilmem mümkün değil. Geiger çizimleri ve tam yerinde seçilmiş oyuncular. Film sonrası işe gittim. Yabancı trenleri temizleme işi. (Annem geçmişte yaptığım bazı işleri gizli tutmam gerekti-ği görüşünde. Onu bir türlü dinleyemiyorum. Selam valide hanım. Devam edelim.) Bayağı fizik kondisyon isteyen ağır ve pis bir işti. Çalışan ekibin tamamı Türktü. Sohbet ederek çalışırdık hep. O gece ben sessizdim. Bende hiç görmedikleri bir durumdu. Dikkatlerini çekti. Dünyaya dönemiyordum bir türlü. Bir neden de onların yaşamında SF filmlerini tutkuyla izleme programı yoktu. Türkiye bunu yurttaşlarına hala yaygın olarak verecek iyi bir idareye kavuşmuş değil. Paylaşamayacağım kocaman bir pasta kucağımda çalıştım o gece kısacası.
O film için şiddetli bir eleştirim de var. Filmin geçtiği tarihte bir kargo gemisi de olsa, öyle silisyum temelli kıytırık bir yaratığı öldürmek için ortaçağdan kalma usüller kullanmaları çok esef verici. Kenef sifonunda yapacakları basit bir değişiklikle o yaratığı atomlarına ayırırlardı. Bir saniyede. Başka türlü yıldızlar arası yolculuk yapacak teknolojiden söz edilebilir mi? Alien 2’de de aynı rezillik tekrarlanıyor. Çok uyduruk bir nedenle askerlerin tahrip gücü yüksek silah kullanması engelleniyor. Alien 3 rezilliğin top noktası. Silahın yasak olduğu(teknoloji silah demek değil mi?) Bir hapishane. Yalnız Alien 4’de vuruşma harbi koşullar kazanıyor denebilir.

POLTERGEİST

Büyük keyif ve kesif bir merakla izledim. Sonra yazmaya bağlayınca Türkiye’nin de bu
film ve mevcut öykülerle boy ölçüşebilen bir tekinsiz ev öyküsü olabileceğini düşün-düğüm Yatır’ı yazdım. ıki versiyon yaptım. Üçüncü versiyonun planları hazır. En kısa zamanda Sarp Sapmaz’ın romanını bitir-meyi planlıyorum. Film olarak da düşünmekteyim.

KUZULARIN SESSİZLİĞİ

Kuzuların Sessizliği filmini keyifle izledim. Kitaptan aynı zevki alamadım. Kitabın TÖHAF’a yatırımı zayıf gibi geldi bana. Bazen öyle de olabiliyor. Mesela, Being There filmi kitabından çok üstündür bana göre.

2001 Uzay Macerası / 2001 A SPACE ODYSSEY

2001 filmini sanırım on beş kez falan görmüşümdür. İlk defa izlediğimde huşu çakımlarıyla aydınlanmaktaydım. Filmin metafizik yükü, aklı, zekayı, iradeyi bir kenara iten mesajı üzerine çok yazıldı çizildi. Çok üstün zekalı birileri 2003 yılı dünyasının (Stefan Hawking de dahil) hiçbir ferdiyle ilişkiye geçmek için parmaklarını bile kımıldatmazlar. İlişki bir şey öğrenmek ya da feyz almak için kurulur. Bizi ne yapsınlar Allah aşkına? Şu halimize bakın. Rezil vaziyetteyiz. 2001 filminde üstün zekalı kimseler gene en azından Ay’a kara taş falan dikmişler. Europa uydusu üzerine planları var vb.

BLADE RUNNER / BIÇAK SIRTI

Blade Runner

Blade Runner gene eriyerek yamularak seyrettiğim bir film. Bizlere kendimizi bir android gibi hissettirdiği için belki de en çok.

STAR WARS / YILDIZ SAVAŞLARI

Star Wars’dan çok etkilenebilmek için ilk seyrettiğimde 10 – 15 yaşları arasında falan olmak gerekiyor. Belki? Ben 26 yaşındaydım. Şiddetli etkilenmem mümkün değildi. Sıradan bir SF filmidir benim için. Çocuklar için yapılmıştı.

Bir çizgi roman editörü olarak, sizin çizgi roman yazarlığıda yapabileceğinizi düşünüyorum.

Çizgi romancı olmak en eski hayallerimden biridir. Yirmi yaşlarındayken arkadaşların yer aldığı komik sahneler çizerdim. Neden denemedim, çok çalışıp bileğimi kırmadım diye hep hayıflanırım. Muska, Öte Yer’de çizgi romancılık özentimin ciddi izleri vardır. Metros’da daha da ileri bir adım atarak Peter Stok gibi yarı çizgi roman kahraman yarattım. Çizgi roman metinleri yazdım.  Bir çizerle çalışmak isterdim. Kenarda bekleyen bir sürü kısa roman ya da öykülerim var. Zaman çizgi romancılık için  biraz geçmiı olsa da, birkaç bin has okur için pekala özel baskılar yapılabilir.

En sevdiğiniz beş film hangileri?

1 – The Shining
2 – 2001 Space Odyssey
3 – Don’t Look Now
4 – Alien
5 – The Dark City

Buradaki top 5 SF/korku alanına ait. Bir başka söyleyişimizde diğer 5’lere de değinebiliriz.

Çocuklukluğunuzda sizi etkileyen filmlerin bir listesini yapsanız…

1 – Şeytanın Maskesi / Dario Argento.

2 – Ben Hur

3 – Invasion of the Body Snatchers
1956 – Don Siegel

4 – Dr Jekyll and Mr. Hyde
Siyah-beyaz versiyon.

5 – Denizler Altında Yirmi Bin Fersah
1954. R. Richard Fleisher

Hangi yönetmenleri beğeniyorsunuz…Nicholas Roeg, Stanley Kubrick, Ridley Scott, Walter Hill, Steven Spielberg, Fassbinder, E. Rohmer’i sayabiliriz.

1 YORUM

  1. Bazan Landlord, kitap tanıtım yazılarında bir kaç kitabı iç içe yazabildiği için, yukarıdaki fotoğrafı gördüğümde yabancı bir yazara ait olduğunu düşünmüştüm.. Meğer Sadık Yemni'ymiş .. O ne karizma öyle!

    Muska'yı bu hafta sonu okudum.. Bana yazarın anlattıkları hiç yabancı gelmedi.. Sanki bizim mahalle.. Bizim insanlarımız.. Bizim duygularımız.. O kadar bizden geldi ki.. Büyükannem bir iş yapılmadan önce mutlaka iki rekat namaz kılar ve hayır mı olacak şer mi diye istihare uykusuna yatardı.. Aynı bayan Unakıtan gibi.. Sahi.. Ben bile yaparım bazen.. Alışkanlık işte:)

    Kurşun dökmek evimizin gündelik işlerindendi.. Başın mı ağırıyor.. Gir örtünün altına.. Büyükannem döker cooozz diye kurşunları soğuk suya.. inançla dua okurdu.. ve biz de inanıyoruz geçeceğine ve geçerdi.. gece iyi saatte olsunlar dolaşırdı ağaçaltlarında ve dere kenarlarında, ya destur deyip geçecektik yada üç kulluvallah bir elham okuyacaktık.. böyle büyütüldük.. Muska'daki Sarp bana hiç yabancı gelmedi. Çok beğendim kitabı şimdi ikinci kitabıyla devam edeceğim..

CEVAPLA